******************************************************************************************************************************************
Bu Sitedeki Tüm Yazılar Ücretsizdir. Sadece Sizden İstediğimiz "Allah Bu Siteyi Hazırlayandan Razı Olsun" Amin... Demenizdir.
************************************************************************************************************************************ www.odeveson.blogspot.com adresindeki yazı ve makalelerin Kaynak göstermeksizin Tamamı veya Bir Kısmının KOPYALANMASI YASAKTIR.
6 Şubat 2009 Cuma Gönderen admin 0 yorum
Rumeli'nin Fethi


Türklerin Rumeli'ye geçişleri konusunda birbirinden temelde ayrılan farklı iki görüş mevcut.

Her iki teoride de tarih ve şahıslar aynıdır. Yani Gazi Süleyman Paşa'nın fethettiği ve bu fethin 1354-1356 yılları arasında tamamlandığı gibi konularda iki teori arasında muhalefet yok.

Ancak Çimpe Kalesi'nin ele geçirilmesi konusunda pek anlaşılamıyor. 1. teori Gazi Süleyman Paşa'nın bu kaleyi savaşarak ele geçirdiğini iddia ediyor, oysa 2. teoride bu kaleyi Bizans İmparatoru'nun Osmanlı'lara üs olarak zaten vermiş olduğu savunuluyor.

Neticede bizler tarihçi olmadığımız için ikisi arasında doğruluk bakımından bir ayrım yapmak istemiyoruz ve her iki teoriyi de size aktarıyoruz.


1. Teori


Türklerin Cihan Tarihinin Akışını Değiştiren İlk Hareketi

Türklerin Balkanlara ayak basması ve Orta Avrupa'daki fetihleri cihan, tarihinin akışını değiştirmiştir. Bu baş döndüren, zincirleme zaferlerle dolu fetihlerin ilk adımı MS. 1354 yılında Türk'lerin Rumeli'ye geçişi olmuştur.

Ecdadımız Rumeli topraklarına Çanakkale Boğazını aşarak ayak bastı. O zamanlar, Bizans İmparatorları dünyanın en kuvvetli cenk gemilerine sahipti. Çekirdekten yetişme gemici olan Venedikliler ve Cenevizliler Akdeniz'in hakimi idiler. Çanakkale Boğazı yeryüzünün en işlek ticaret yollarından biriydi. Ayrıca Şarkın en büyük beldesi ve Bizans İmparatorluğunun başkenti olan İstanbul' un da kapısı idi. Türklerin elinde ise ancak Marmara sularında dolaşabilecek 30-40 tekneden başka gemi yoktu. Boğazın aşılması, yıldırım süratiyle gelişen Rumeli fetihlerinin Anadolu' dan kopup gelen Türk cengaverleri ile beslenmesi tarihimizin eşsiz şanlı sahifelerini doldurur. Bir göz kırpması gibi kısa zaman içinde dünyanın en önemli geçit noktası ve Bizans'ın Akdeniz kapısı olan Çanakkale Boğazı Türklerin olmuştu.

Gazanın Hikayesi

Orhan Gazi Rumeli'ye geçmeye karar verir ve bu işi oğlu Süleyman Paşa' ya açar, Şehzade babasının elini öpüp:

-Bu gazayı bana sipariş eyle!.. der.

Orhan Gazi sevinçle mutlulanır ve Rumeli memleketinin fethini Süleyman Paşa' ya ferman eder. Şehzade Aydıncık civarındaki Belkıs harabelerine gelir... Burada eski Romalılardan kalma büyük mermer sütunlar, geçmiş yüzyılların çökmüş ululuk ve şevketini bir ibret levhası halinde temsil etmektedir... Halk ağzında da Süleyman Peygamberin Sebâ Melikesi Belkıs' ı burada bulunan ihtişamlı sarayda misafir ettiği söylenmektedir... Belkıs harabeleri Çanakkale Boğazına hakim bir noktada bulunup Boğaz ve karşı Rumeli sahilleri göz kamaştırıcı bir panorama halinde uzanmaktadır... Bundan ötürü buraya Temâşalık adı verilmiştir... Şehzade Süleyman Paşa bir mermer sütunun dibinde oturarak gözleri karşıya dalmış düşünür. Yanında bulunanlardan Yakup Ece ki bahadırlığı dillere destan olmuş bir piri azizdir:

-Şehzadem... der; ne tefekkür eylersin?!

Süleyman Paşa:

-Ayinei deryada feth-ü zafer müşahede eylerim... Fikrim budur ki bu deryayı öte geçem ve Rumeli'nde vilâyet açıp diyarı İslâm eyliyelim... Sizler bu babda nice tedbir edersiniz ki dileğim yerin bula... der.

Ece Bey:

-Şehzadem... Önce şu Gazi Fâzıl ile biz ikimiz geçelim... Görelim ne olur... Cevabını verir.

Paşa:

-Nerden geçersiniz... diye sorar.

Ece Bey' le, Gazi Fâzıl:

-Şurada bir yer vardır ki öte geçmeye yakındır!.. derler. O yer Gürece' den aşağıda deniz kenarında "Viranca Hisar" dedikleri yerdir.

Ece Bey' le, Gazi Fâzıl bir çatarlar, geceleyin birkaç bahadr yiğit ile sala binip salı tevekkül deryasına salarlar... ve karşı yakada Gelibolu' nun üzerinde Çermik Hisar' ına çıkarlar, geceleyin bağlar arasında bir adam bulup bağlarlar ve geri Anadolu yakasına geçip tuttukları adamı Süleyman Paşa' ya götürürler. Süleyman Paşa adamın sırtına bir kaftan, açık başına bir şapka, yalın ayaklarına ayakkabı verir ve altın ihsan eder. Bu lütfu gören adam Süleyman Paşa' ya can ve gönülden muhabbet eder:

-Şehzadem... öte yakaya geç... sana kılavuzluk edeyim!.. der.

Şehzade:

-Mümkün müdür ki düşman duymadan biz sizin hisarınıza girelim!.. Diye sorunca

adam:

-Ben sizi bir yerden iletirim ki kimse haberinizi almaz!.. der.

Bunun üzerine derhal birkaç büyük sal yapılır. Herbirine kırk ünlü şehbaz dilâver yiğit koyarlar. Salın birine Süleyman Paşa, birine Yakup Ece ve Gazi Fâzıl ve öbürlerine de Gazi Evranos Bey ve Hacı İl Bey binerler... Bir karanlık gecede Allah' ın (c.c) inayetiyle Rumeli yakasına geçerler...

“Akdeniz' i geçmişiz biz bir sal ile

Himmeti merdan ile, gaybdan irsal ile

Oldu bizim salımız tahtı Süleymanımız

Gözlerimiz açmışız ahseni âmal ile... “

Karaya ayak bastıklarında kılavuz adam kendilerini gecenin zifiri karanlığında Çemnik Kale' sinin önüne götürür. Kale bedeninin bir tarafına beden ile aynı yükseklikte moloz yığılmıştı... Harman zamanı, bağ ve bostan zamanı idi. Kalede fazla adam yoktu, herkes tarlasında, bağında kalıyordu... Gaziler adamın gösterdiği o moloz yığınlarından aşıp kaleye girdiler ve zaptettiler. Kalenin içinde buldukları düşmanı incitmediler... Bilâkis ihsanda bulundular. Deniz kenarında buldukları gemileri de zaptedip hemen karşıya Anadolu yakasına gönderdiler... O gece sabaha kadar bu gemilerle Rumeli' ne üçyüz Gazi geçti... Ece Bey sal ile geçirilen ve Çemnik' te bulunan atlara bindirdiği askerlerle Bolayır'ın alt tarafında bulunan ve Akliman denilen limanı bastı, burada da birkaç gemi zaptetti, gemicilerini incitmediler, üzerlerine gözcü koydular ve bu gemilerle de Anadolu' dan üç günde üç bin gazi geçti... Rumeli yakasını "Allah-ü Ekber!.." avazı ve "Gülbangi Muhammedi" ile güm güm gümlettiler.

İlk Rumeli fütuhatı coşkun bir ruhun eseri olmuştu, bu coşkun ruhun timsâli de Süleyman Paşa idi. Kahraman Prensin ölümünden sonra hatırası kudsi bir ışık içinde kaldı.

Süleyman Paşa bir gün yakınlarına:

-Eğer ben beklemediğiniz bir anda ölürsem beni Bolayır'a gömün...Üzerinize düşman gelirse Allah' a (c.c) sığınıp benim kabrimi düşmana çiğnetmeyin... demişti.

Ölümü gerçekten beklenmeyen bir zamanda oldu ve vasiyeti üzerine Bolayır' a gömüldü. Şehzadenin ölümü İstanbul (Bizans) İmparatoru' na Rumeli' nin geri alınması umudunu verdi. Altmış gemi ile asker gönderdi, gemilerin otuzu Bolayır sahiline, otuzu da Gelibolu' ya saldıracaktı. Gaziler de Bolayır' da Süleyman Paşa' nın kabri dolayında toplandılar. Bolayır sahiline çıkan Bizans' lılar dehşetli bir bozguna uğradı, başını kılıçtan kurtaran esir edilip zincire vuruldu, karaya çıkanlardan tek kişi kurtulamadı ancak gemiciler kurtulup kaçtılar.

Esir olanlar:

-Gökyüzünden üzerimize bozatlara binmiş cengâverler hücum etti... En önlerinde de bir heybetli nevcivan vardı, dehşet içinde kaldık... derlermiş.

O nevcivan' ın şekli ve şemâili nasıldı? diye soranlara:

-Kaşı şöyleydi... Gözü şöyleydi... Bizi tutup zincire vuran o idi... diye Şehzade Süleyman Paşa' yı tarif etmişler.

Bolayır bozgunu üzerine Gelibolu' ya gelen diğer otuz gemi ters yüz edip gitmiştir.

Türklerin Rumeli' nde ilk ayak bastıkları Çemnik Kalesi mühim bir köprü başı olmuştur. Bunu bütün Gelibolu yarımadasının ve Doğu Trakya' nın fethi takip etmiştir. Bizanslı Tekfurlar' ın Türkler' i denize dökmek, Anadolu' ya püskürtmek için giriştikleri bütün teşebbüsler her yerde yenilgileri ile sonuçlanmıştır.

Rumeli halkı yüzyıllardan beri Tekfurların zalimce idaresi altında inlemekteydi. Köylüler Türk Akıncıları' nı her yerde sevgi ile karşılamıştır. Türk kılıcı Rumeli' ne adalet, düzen, güven getirmiştir. Hiçbir milletin tarihinde görülmemiş ve sahnedir ki, bu baş döndürücü Rumeli zaferlerinde ecdadımızın kılıcı mazlum ve mâsum başı uçurmamış, kendisine karşı çekilen kılıçları kırıp geçirmiştir. Binlerce, onbinlerce Türk Akıncısı arasından ırza, namusa tecavüz eden, köy, kasaba ve şehir yağma eden tek Türk Akıncısı çıkmamıştır. Gaziler arasında gaza malı olarak paylaşılan, Türk saldırılarına karşı koyan Tekfurların zalimce ve gaddarca bir tahakkümle yığdıkları, üzerlerinde binlerce mazlumun kanlı göz yaşı bulunan servetleri olmuştur. Rumeli ahalisi canı gönülden, kitleler halinde Müslüman oldu. Bir taraftan fetihler devam ederken, diğer taraftan memleketin bayındırlığı ile uğraşıldı. Kasabalar, köyler büyüdü. Anadolu' dan getirilen Türk aileleriyle yeni köy ve kasabalar kuruldu. Yerli ahali ile yeni gelenler kız
alıp verdi... Rumeli kısa zamanda kökünden Türkleşti. Eski dininde kalanlara asla karışılmadı, bunlar hor ve hakir görülmedi. Müslüman Türkler' le eşit medeni haklara sahip oldular. Türk adaletinin kanadı altında refah ve saadet devrine ulaştılar.

Bunun içindir ki Türkler' in Rumeli' ne geçişi sadece bir Türk Zaferi değildir, Doğu ve Orta Avrupa' da yeni bir medeniyet çağının şafağıdır.


2. Teori


Bizans’ı Paleologos hanedanı adına idare eden Kantakuzen’in balkanlarda başı sıkıştıkça, güçlü bir donanmaya sahip olan Aydınoğlu Umurbey’den bir çok kez askeri yardım istemiştir.

Aydınoğulları İzmir Limanına saldırıp işgal etmek istediğinde donanması yakılınca Rumeli işlerinden uzak kalmak zorunda kalmışlardı.

Kantakuzen yeniden Umurbey’den yardım isteyince, Umurbey özür dileyerek dostu Orhan Bey’e müracaat etmesini tavsiye etti.

Bu sayede, Aydın, Saruhan ve Karesi Beylerinin Gazi Umur Paşa’nın komutasında müttefiken Rumeli’de yaptığı teşebbüsleri Orhan Gazi ele aldı.

Bizans’ın son büyük imparatoru Kantakuzen Orhan Gazi ile dost ilişkiler kurabilmek için 1346 yılının Mayıs ayında kızı Theodora’yı Orhan Gazi ile evlendirdi.

Bizans İmparatoru ile Orhan Bey Üsküdar’da buluşup ortak tehlike saydıkları Slav tehlikesine karşı izleyecekleri siyasette mutabık kalmalarından sonra, her başı sıkıştığında gittikçe artan sayıda asker yardımı istedi.

1352’de Dimetoka meydan savaşında Gazi Süleyman Paşa müttefik Sırp-Bulgar ordusunu dağıtıp Edirne’yi kurtarmasından sonra 1353 yılında İmparator Paşa’ya askerlerini barındırması için Gelibolu yakınlarındaki Çimpe kalesini bir üs olarak vermiştir.

Karesi oğullarından devralınan ve Süleyman Paşa’nın emrinde bulunan küçük donanmanın üssü ise, Aydıncık (Edincik)’ti. Gazi Süleyman Paşa, filosunu buradan hareket ettirip 3.000 kişi ile Gelibolu’nun 8 km kuzeyinde Kozludere’ye çıktı.

1344 depremi sonucu kale surları büyük ölçüde yıkılmış olan Gelibolu Kalesini 02 Mart 1354’te aldı. Gazi Süleyman Paşa 1354 yılından itibaren Rumeli’de Gelibolu’da kendisine yaptırdığı sarayda oturmaya başladı. Böylece fetih harekatı bölgesinin içinde kalmış oldu.

Orhan Bey oğluna bütün yetkileri vermişti. En değerli kumandanlar, Orhan Bey’in ikinci oğlu ve Süleyman Paşa’nın ana-baba bir kardeşi Murat Bey, Hacı İlbey, Lala Şahin, Evrenos Gazi, Gazi Fazıl, Ece Yakub beyler Süleyman Paşa’nın kurmaylarını teşkil etmek üzere Gelibolu’da onun emrindeydiler.

1354’ten itibaren Sivil Türk halkı da Süleyman Paşa tarafından teşvik edilerek yarımadaya yerleşmeye başladı.
Etiketler:
Gönderen admin 0 yorum
Tuz ve İnsan Sağlığına Etkileri

Denizden gelen sağlık...

Sağlıklı beslenme üzerine son yıllarda yapılan çalışmalar ile birçok hastalığın ve kötü sağlık şartlarının mineral eksikliğinden kaynaklandığı tespit edilmiştir.

Rafine edilmemiş, doğal deniz tuzu insan sağlığı için önemlidir… Çünkü bu tuzun kaynağı olan deniz suyu, vücut için gerekli birçok minerali içermektedir.

Doğal rafine edilmemiş deniz tuzu insan vücudu için gerekli minerallerin çoğunu gerekli oranlarda içermektedir. Doğal tuz vücut sıvılarının hücrelerden serbest geçişine yardımcı olurken, rafine tuz sıvıların geçişini engelleyerek kronik böbrek sorunlarına neden olabilmektedir. Rafine edilmemiş ve işlem görmemiş doğal deniz tuzu sağlık için önemlidir. Doğal deniz tuzu daha iyi bir tada sahip olduğu gibi vücuda gerekli mineral ve iz minerallerini de sağlayabilmektedir.

Sağlık yaşamın sırrı bu gizemli kristallerde saklı...


Tuz ve İnsan Sağlığına Etkileri

Kanımızın ve tuzlu sıvıların kimyasal ve mineral bileşimleri ile deniz suyu arasında şaşırtıcı benzerlikler vardır. Annesinin karnındaki embriyo tuzlu su ile dolu bir kese içinde bulunur. Deniz suyu 84 mineral elementi içerir ve bu elementler insan vücudunda bulunur. Modern bilime göre bu elementlerin 24’ü yaşam için zorunlu olmasına rağmen 84 elementin uygun dengesi iyi sağlıklı vücut için gereklidir. İyon kaybı dengesizliklere, hücre yaratma ve büyümede bozulmalara sebep olur. Hücre kayıpları sinir bozuklukları, beyin kusurları, kas hasarları gibi hastalıklara neden olur. Bu yüzden kandaki tuz ve iyonların uygun mineral dengesi sağlık için hayati öneme sahiptir. Bu kompozisyon çok kesin sınırlar arasında olmak zorundadır.

Birçok hastalık ve kötü sağlık şartları mineral eksikliğinden kaynaklanmaktadır. Bu minerallerin çoğu deniz suyunda bulunmaktadır. Bugün kullanılan tuzların çoğu büyük endüstriyel firmalarca üretilmektedir. Üretilen tuzun %93’ü sanayi proseslerinde ve %7’si besin olarak kullanılmaktadır. Tuz ya geniş yer altı yataklarından ya da deniz/göl sularından rafine edilerek elde edilmektedir. Tuz içindeki safsızlıkları uzaklaştırmak ve mineralleri çıkararak tuzu daha çekici ve homojen yapmak için rafine edilir. Rafinasyon ile tuzun görünümü güzel ve akışı kolay olur, ancak içerdiği 84 minerallin 82’si uzaklaştırılmış olur. Endüstriyel prosesler sadece sodyum ve klor içeren tuz gerektirir. Uzaklaştırılan 84 elementin 82’si yan ürün olarak ilave gelir getirdiğinden ayrı satılır. Sonuç olarak, rafine sofra tuzları sadece sodyum klorürdür, diğer tüm yararlı element mineralleri uzaklaştırılmıştır.

Kimyasal katkı maddeleri alüminyum hidroksit ve alüminyum silikat (%1) tuzu beyazlatmada ve paketlemede su emmesini önlemek için ilave edilir. Böylece tuz kolay akar, iyot ve iyotlu (potasyum iyodür) dengeleyiciler de ayrıca ilave edilir. Rafine tuzun su emmemesi, tuzun vücudumuz tarafından uygun şekilde absorplanmasını da engeller. Rafine tuz içindeki kimyasal katkılar, vücudumuzun tuzu emmesi ve işlemesini zorlaştırabilir. Tuzun bir kısmı damar duvarları, arterler, beyin, idrar yolları, cinsel organlar, bez sistemleri veya kemiklerin eklemlerinde birikerek problemlere yol açabilmektedir. Sonuçta bu bölgelerin kırılgan olmasına ve hayati vücut fonksiyonlarının zayıflamasına neden olabilmektedir.
Gönderen admin 0 yorum
TRT'nin Tarihi
________________________________________

Türkiye Radyo Televizyon Kurumu (TRT), Türkiye'nin kamu yayıncılığı yapmakla görevli tek kuruluşudur. 1990'ların başında ilk özel televizyon kanalı ve özel radyo kanalı yayına başlayana dek Türkiye'de radyo - televizyon yayıncılığı yapan tek kurum olarak hizmet vermiştir.

Türkiye'de televizyon ve radyo yayıncılığı konusunda ilk örnekleri oluşturmuştur. Günümüzde, 24 saat 7 ayrı kanaldan televizyon yayını gerçekleştirmekte, ek olarak GAP TV alanında da Güneydoğu illerine özel yayın yapmaktadır... Radyo yayıncılığı olarak 6 ayrı kanaldan izleyicilerine ulaşmakta, yine 27 ayrı dilde dış ülkelerdeki izleyicilerine yönelmektedir.

Günümüzde, Türkiye'de Yayın kuruluşları arasında en büyük haber oluşumuna da sahiptir. TRT, günlük ortalama 11 saatlik haber ve haber program yayını yapmaktadır. Bunun yanı sıra oluşturduğu dizi film, belgesel, drama ve televizyon yapımları ile dünyanın sayılı yayın kuruluşları arasında yer almayı bilmiştir. İleri ölçüde yetişmiş yayıncı ve yapımcı kapasitesi ile özel yayın kuruluşlarını da desteklemiştir. Yetiştirdiği sayısız ses sanatçısı ile Türk müziğine de katkıda bulunduğuna inanılmaktadır.


TRT, 359 sayılı Türkiye Radyo Televizyon Kurumu Yasası ile 1964 yılında özerk kamu tüzel kişiliğine sahip bir kurum olarak, devlet adına radyo ve televizyon yayınlarını gerçekleştirmek amacıyla kuruldu. İlk genel müdürü Adnan Öztrak oldu.

İlk programlı radyo yayınına 1965 yılında geçildi ve bütün radyolar haber saatlerinde Ankara Radyosu'na bağlandılar. Aynı yıl bünyesinde "Türk Sanat ve Halk Müziği Danışma Kurulu" ve "Batı Müziği ve Çok Sesli Türk Müziği Danışma Kurulu" toplandılar. Seçim sonuçlarını vermek için ilk sabaha kadar yayın yine bu yıl yapıldı. 1966 yılında TRT kapalı devre televizyon eğitimi yayınları başladı. Spor haberleri ilk kez 1967 yılında haber bülteni ile birlikte verildi. Erzurum ve İzmir radyoları yine bu yıl içerisinde yayın hayatlarına başladılar. Televizyon yayınına yönelik çalışmalara hız verildi.

1968'de deneme mahiyetinde ilk televizyon yayınını Ankara'da yaptı. Televizyon yayınlarında ilerlemeye devam eden TRT, ilk canlı spor yayını, 1971 yılında İzmir'de oynanan Karşıyaka Spor Kulübü ile İstanbulspor arasında oynanan futbol maçını naklen vererek gerçekleştirdi.

1972 yılında televizyonda ilk kez "Bedava Dünya Gezisi" adlı yabancı dizi Türkçe seslendirildi. Reklam yayınlarına başlandı. Münih 1972 Olimpiyat Oyunları'nı vererek ilk dış naklen yayını gerçekleştirdi. Yine bu yıl anayasa değişikliği sırasında TRT'nin özerkliği kaldırıldı ve kurum, "tarafsız" bir kamu iktisadi kuruluşu olarak yeniden düzenlendi.

Televizyon yayınları 1974 yılında 7 güne çıkarıldı. Türkiye Radyoları "TRT 1" radyoları adı altında 24 saat kesintisiz ortak yayına başladı. 1975 yılında TRT'nin ilk kez katıldığı 20'nci Eurovision Şarkı Yarışması, Stokholm'den naklen verildi. İlk renkli televizyon yayını 1976'da gerçekleşti. 1980 yılınının son günü, yılbaşı gecesi oryantal Nesrin Topkapı ilk kez televizyona çıktı.

1984 yılında TRT tümüyle renkli yayına geçti. Yine aynı yıl radyolar da stereo yayına başladı. 1986'da ikinici televizyon kanalı TV-2 yayına başladı. 1989 Yılında TRT-3 TRT-GAP yayına geçti. 1990 yılında "Telegün" ismi ile teleteks yayınları devreye girdi. Aynı yıl TRT-4 Yayına geçti. 1992 Yılnda TRT-INT-AVRASYA yayına başladı. 2001 Yılında TRT bugün kullandıgı logoyu kullanmaya başladı. TRT-INT ve AVRASYA birbirinden ayrılarak yayın alanında TRT-INT ve TRT-TÜRK adıyla yayına başladılar. 2 Subat 2006 tarihinde ise sayısal yayıncılığın test yayınına geçildi.


Bugün TRT [değiştir]TRT yayınları tüm Türkiye'de dinlenebilmekte ve izlenebilmektedir. Ayrıca Türksat uydusu üzerinden yapılan sayısal yayın yoluyla Avrupa'da yaşayan Türklere de ulaşılmaktadır.

Kurum; TRT1, TRT2, TRT3, TRT4, TRT6 , TRT ANADOLU, TRT-INT, TRT-TÜRK, TRT-GAP olmak üzere 7 televizyon kanalı ile Radyo 1, Radyo 3, Radyo 4, TRT FM ve Yurdışına 27 ayrı dilde yayın yapan Türkiye'nin Sesi Radyosu ve bu radyoya bağlı Turizm Radyosu yoluyla, 6 ayrı radyo kanalından yayın yapmaktadır.

Merkezi Ankara'da bulunan kurumun, İstanbul, İzmir, Trabzon, Diyarbakır, Antalya, Çukurova, Diyarbakır, Erzurum illerindeki bölge müdürlükleri yoluyla hizmetlerini sürdürmektedir.


80 Senedir Türkiye'nin alternatifsiz en iyi medya kuruluşu...
Etiketler:
Gönderen admin 0 yorum
TRABLUSGARP SAVASLARI
Osmanlilarin iç isleri ve Balkanlardaki gelismelerle ugrasmasini firsat bilen Italyanlar, Avusturya’nin Bosna-Hersek’i ilhak etmesi (1908), Arnavutlarin isyani (1910) gibi olaylardan da cesaretlenerek, pastadan pay alabilmek için Trablusgarp’a asker çikardi. (Eylül 1911). Italyan donanmasi denizden, Ingilizler ise Misir’i ellerinde bulundurdugundan karadan, Osmanlilarin bölgeye asker göndermesini imkânsiz hâle getirmisti. Bu sebeple Osmanli hükûmeti gizlice Türk subaylarini bölgeye göndererek mahallî bir direnisi örgütleme yolunu seçmisti. Osmanli ordusu Italyanlara karsi büyük basarilar kazandi. Savasi kazanamayacagini anlayan Italya, Osmanlilari barisa zorlamak için Oniki Ada’yi isgal etti. Ancak bundan ziyade Balkanlarda baslayan savas Osmanlilarin barisi imzalamaya zorladi. Usi Antlasmasi ile Italyanlar isgal ettikleri yerleri muhafaza ettiler (1912)
BALKAN SAVASLARI
Türk-Italyan Savasi’nin basladigi sirada Balkan devletleri aralarindaki anlasmazliklari bir tarafa birakarak, Osmanli Devleti’ne karsi bir ittifak olusturdular. Rusya’nin mimarliginda gerçeklesen Bulgar-Sirp ittifakina daha sonra Yunanistan ve Karadag da katildi (1912). Karadag ile baslayan savasa 18 Ekimde diger Balkan devletleri de istirak etti. Bu sirada Osmanli askerleri, subaylarin bir kisminin politik çekismelerle mesgul olmasindan dolayi daginik bir hâldeydi. Bunun sonucunda Balkan devletleri, Osmanlilar karsisinda kendilerinin de beklemedigi bir zafer kazandilar. Yunanlilar Ege adalarini ele geçirdiler. Sirplar Kumanova’da üstünlük sagladilar. Sirplarin denize çikmalarini önlemek için Avusturya’nin destegi ile Arnavutluk bagimsizligini ilan etti (28 Kasim 1912).
Bulgarlar ise Edirne’yi ele geçirerek Çatalca’ya kadar ilerlediler. (19 Kasim 1912). 16 Aralikta Londra’da baslayan görüsmeler bir ara iktidardan düsen Ittihatçilarin yeniden is basina gelmesi üzerine kesilmisti. Nihayet Mayis ayinda Londra Antlasmasi imzalanarak I.Balkan Savasi sona erdi. Gelibolu Yarimadasi hariç Trakya, Bulgaristan’a verildi. Makedonya’nin büyük bir kismi Yunanistan ve Sirbistan arasinda paylasildi. Özellikle Makedonya’nin paylasimi Bulgarlari rahatsiz etmekteydi. Sirbistan ve Yunanistan, Bulgarlara karsi ittifak olusturdu. Bu ittifaka Romanya da katildi. Bulgaristan ile bu ittifak savasa girince, durumdan faydalanmak isteyen Osmanli Devleti de Bulgar isgalindeki topraklari geri almak için harekete geçti. Kirklareli ve Edirne kurtarildi. II.Balkan Savasi, taraflarin imzaladigi Bükres Antlasmasi ile sona erdi (1913). Bulgaristan ile imzalanan Istanbul Antlasmasi ile, Meriç nehri iki ülke arasinda sinir oldu. Bulgaristan’daki Türklerin haklari belirlendi (29 Eylül 1913). Yunanistan ile imzalanan Atina Antlasmasi ile ise Girit’in Yunanistan’a birakilmasi kabul edildi (14 Kasim 1913). Büyük devletler bu anlasmalardan sonra Çanakkale Bogazi yakinlarindaki Bozcaada ve Imroz’u Osmanlilara geri verdiler. Balkan Savaslari, Balkanlardaki Türk varliginin büyük bir kiyima ugramasina sebep olmustur. Yüz binlerce Türk savaslar sirasinda ve sonrasinda aç ve yokluk içinde buradan göç etmek zorunda kalmistir.
I.DÜNYA SAVASI VE OSMANLI DEVLETi’NIN YIKILISI
Sadrazam Mahmut Sevket Pasa’nin öldürülmesi ile (21 Haziran 1913), Ittihat ve Terakki Firkasi, hükûmetin idaresini tamamen ellerine geçirmisti. Enver, Talat ve Cemal Pasalar, Osmanli Devleti’nin iç ve dis politikasini belirlemede en etkili nazirlardi. Balkan savaslarindan sonra, ordu ve donanmayi güçlendirmek isteyen hükûmet, Avrupa devletlerinden mühendisler ve askerî uzmanlar getirtmekteydi. Osmanli Devleti, dis siyasetini de, dengeleri gözeterek yeniden belirlemek ihtiyacini hissetmekteydi. Emperyalist devletler, nüfuz alanlarini korumak veya genisletmek maksadiyla siyasî, askeriî ve iktisadî açidan ittifaklar olusturmaktaydi. Ingiltere ve Fransa’ya nazaran sömürgecilige geç baslayan Almanya, Afrika, Avrupa ve Orta Dogu’da nüfuz sahasini genisletmek istiyor ve Osmanli Devleti’ne bu maksatla yakin durmayi yegliyordu . Avusturya-Macaristan Imparatorlugu da, Balkanlarda Panislâvizmi gerçeklestirmeye çalisan Rusya’ya karsi Almanlarla is birligi içindeydi. Ingiltere ve Fransa tarafindan pay edilmis Kuzey Afrika’da gözü olan Italya da bu ittifaka yakindi. Dolayisiyla Almanya önderligindeki Üçlü Ittifak’in (Almanya, Avusturya-Macaristan ve Italya) dogal rakibi, Ingiltere’nin öncülügündeki Fransa ve Rusya’dan olusan Üçlü Itilâf (Anlasma) devletleri idi. Avusturya-Macaristan Veliahti Ferdinand’in, Sirbistan ziyareti esnasinda bir Sirp tarafindan öldürülmesi (28 Haziran 1914), bu iki cepheyi sicak savasa sokmaya yetti. Daha sonra Romanya, Japonya ve ABD Itilaf Devletleri, Bulgaristan ve Osmanli Devleti ise Ittifak devletleri safinda bu savasa girdiler.
Osmanli Devleti savastan önce Ingiltere ve Fransa’ya yakin bir politika izlemek istedi. Ancak Enver pasa ve sözde Osmanli idaresini ellerinde bulunduran Ittihad ve Terakki cemiyeti yapmis oldugu büyük hatalarla Osmanli devletini Birinci Dünya Savasina sokmuslardir. Özellikle Enver ve Talat Pasalar, Osmanli Devleti’nin yeniden silkinmesi ve kaybettikleri topraklari kazanabilmesi için Almanya’nin yaninda yer almayi uygun buluyorlardi. Hükûmet baslangiçta tarafsiz kalmayi tercih etmisti. Almanlarin II.Abdülhamit devrinden itibaren Osmanli Devleti’nin yenilesme çabalarina katkida bulunmasi ve bu maksatla gönderdikleri askerî ve sivil uzmanlarin varligi, Itilaf Devletleri’nin, Osmanli Devleti’nin tarafsiz kalamayacagi süphesini artiriyordu. Bu tutum, dolayisiyla Almanya yanlilarinin tezini kuvvetlendirmekteydi. Enver ve Talat Pasa’nin öncülük ettigi bu grup, Almanlarin yaninda savasa girmekle, Kafkaslar, Balkanlar ve Ege’de kaybedilen topraklarin geri alinabilecegi ve Osmanli Devleti’ni nefes alamaz hâle getiren kapitülâsyonlar ve düyun-i umumîden kurtulunabilecegini öne sürmekteydiler. Nitekim Almanya’ya ait Goben ve Breslav zirhlilarinin Türk bayragi çekilerek, Rus limanlarini bombalamasi, Osmanli Devleti’nin Almanya safinda savasa girmesine vesile olacaktir (1 Kasim 1914). Osmanli Devleti I.Dünya Savasi’nda tam yedi cephede mücadele etti; Kafkasya, Kanal, Hicaz ve Yemen, Irak, Suriye ve Filistin, Galiçya ve Çanakkale. Bütün cephelerde Osmanli askerleri büyük bir kahramanlik örnegi gösterdiler. Ancak, yedi cephede birden savasi sürdürmek, zor sartlar içerisinde bulunan Osmanli Devleti için çok güçtü. Enver Pasa’nin kumanda ettigi Kafkas Cephesi’nde Osmanlilar büyük zayiat verdiler. Dogu Anadolu ve Trabzon düstü. Kanal (Süveys) cephesinde ise Cemal Pasa, Fransiz ve Ingilizlere basariyla direndi. Hicaz ve Yemen’deki Osmanli birlikleri, destek görmemelerine ragmen, kutsal yerleri korumak ugruna, harbin sonuna kadar Serif Hüseyin ve Ingilizlere karsi koydular. Basra’ya çikan Ingilizler Kuttü’l-Amare’de büyük bir bozguna ugradilar. Komutanlari General Townshend esir edildi (29 Nisan 1916) Ancak, 1918′de yeni birliklerle saldiran Ingilizler, ihanet eden Arap kabilelerinin de yardimiyla Basra’da oldugu gibi, Suriye’de de saldirilarini artirdilar.Osmanlilar, en büyük direnmeyi Çanakkale’de gösterdiler. Itilaf Devletleri 19 Subat 1915′den itibaren muazzam bir donanma ve yüz binlerce askerle saldiriya geçtiler. 18 Mart’ta Itilaf donanmasina ait pek çok gemi batirildi. Ardindan Gelibolu Yarimadasi’ndaki Settü’l-Bahir ve Ariburnu’na asker çikararak, karadan da saldiriya geçtiler. Anzak ve Hint birliklerinin de katildigi kara savaslari, tam bir ölüm kalim savasi oldu. Itilaf Devletleri geri çekilmek zorunda kaldi.
Bütün dünyaya ögretilen “Çanakkale Geçilmez” sözü, 250 bin Türk evlâdinin sehit kaniyla yazilan bir büyük destan oldu. Itilaf Devletlerinin Çanakkale bozgunu, Rusya’nin yardim alma ümitlerini suya düsürmüs ve bunun neticesinde gerçeklesen Bolsevik Ihtilâli, Çarlik Rusyasi’nin sonu olmustur. Rusya’nin savastan çekilmesi üzerine 7 Aralik 1917′de imzalanan anlasmayla Dogu cephesinde Türk-Rus Savasi sona ermistir.
Osmanli Devleti, I.Dünya Savasi’nda yedi düvele karsi muhtesem bir mücadele sergilemistir. Ancak 29 Eylül 1918′de Bulgaristan’in teslim olmasi Osmanlilar ile Almanya arasindaki irtibatin kesilmesine yol açmistir. Müttefiklerinin savastan yenik ayrilmasiyla birlikte Osmanlilar da ateskes anlasmasini imzalamak durumunda kalmislardir. Ittihat ve Terakki Firkasi’nin hükûmetten çekilmesinin ardindan kurulan Ahmet Izzet Pasa baskanligindaki hükûmet, Bahriye Naziri Rauf Bey baskanligindaki bir heyeti Limni’nin Mondros limanina göndermis ve Mondros Ateskes Anlasmasi’nin imzalanmasiyla (30 Ekim 1918), Osmanlilar resmen savastan çekilmislerdir. Ateskes anlasmasiyla Itilaf Devletleri, Osmanli ülkesini isgal etme hakkini elde etmislerdir. Bu durum, Osmanli Devleti’nin fiilen paylasilmasi demekti.
Nitekim, Ingiliz, Fransiz, Italyan birlikleri bu anlasmaya dayanarak Anadolu’da isgallere baslamislar, Asirlarca Osmanlinin hâkimiyetinde yasayan Yunanlilar da, agabeylerinin müsaadesiyle Izmir’e asker çikarmislardir (15 Mayis 1919). Isgallere karsi Anadolu halkinda büyük bir infial yaratmis ve, düsmana karsi “Milli Mücadele” baslamistir. Itilaf Devletlerinin Sevr Anlasmasi’ni Istanbul hükûmetinin imzalamak (10 Agustos 1920), zorunda kalmasi Milli Mücadele’nin güçlenmesinden endise eden düsmanlarin bir an önce Osmanli varligini ortadan kaldirmayi amaçlamalarindan baska bir sey degildi. Fakat bu anlasma hükümleri hiçbir zaman uygulanamadi. Halkin açtigi Milli mücadele iradesi,ve savasi bu oyunlari bozdu. Istiklâl Harbi’nin kazanilmasiyla Türkiye Cumhuriyeti Devleti kurulmus oldu. Yeni Türk devleti 1 Kasim 1922′de saltanati kaldirdi. Dolayisiyla bu tarih 622 yil devam eden Osmanli Devleti’nin de resmen sonu oluyordu.
Gönderen admin 0 yorum
Su tasarrufu için alınması gereken önlemler...!

Mevcut su kullanımında tasarruf sağlanması amacıyla tüm kurum, kuruluş ve vatandaşların, alınan kararlar doğrultusunda hareket etmeleri istenen açıklamada, alınan kararlar şöyle sıralandı:

* Mevcut durumun anlatıldığı ve suyun israf edilmeden kullanılmasının belirtildiği bir yazının tüm kamu kuruluşlarına ve basına gönderilmesi.
* İstanbul İl Milli Eğitim Müdürlüğünce, eğitim-öğretim döneminde okullarda suyun tasarruflu kullanılmasına yönelik eğitimlerin düzenlenmesi.
* Belediye faaliyetlerinde park, bahçe sulama ve yol yıkamaların minimum seviyeye indirilmesi.
* Yaz aylarında yaşanan halı yıkama faaliyetleri sebebiyle boşa giden suyun belediyeler tarafından halkı bilinçlendirme kampanyaları ve duyurularla önlenmesi.
* İstanbul Müftülüğünce, camilerde su tasarrufunu teşvik edici hutbeler verilmesi.
* Yeşil alan sulamalarında optimum fayda sağlayacak akşam saatlerinin seçilmesi, sulama ve yol yıkama faaliyetlerinde şebeke suyunun kullanılmaması yönünde ilgili kurumların uyarılması.
* İletişim araçları kullanılarak, öncelikle İstanbul Büyükşehir Belediyesi ve İSKİ Genel Müdürlüğünce, abonelerin muhtelif duyurularla su tasarrufuna yönlendirilmesi.
* Mevcut yasalar doğrultusunda halı yıkama ve hortumla araç yıkamanın yasaklanması, belediyelerin bu gibi faaliyetlerle ilgili gereken işlemleri yapması, özellikle hortumla araç yıkanmaması hususunda kamu kurum ve kuruluşlarına yazı gönderilmesi, bu kurumların gerekli tasarrufu yapma konusunda öncülük etmesi ve gerektiğinde yasalar çerçevesinde gerekli müeyyidelerin uygulanması.
Ev ve işyerlerinde su tasarrufu için alınacak önlemlerin bazıları ise şunlardır: Sebze ve meyveleri akan bir musluk suyunun altında değil, temiz bir kova suyun içinde temizleyin. Kapınızın önünü suyla yıkamayın, temizlik için çalı, vb. süpürgesi kullanın. Çocukların suyla oynamasına müsaade etmeyin. Bulaşık makinesine tabak, vb. yerleştirmeden önce durulamanın onların temizlenmesinde hiçbir faydası yok; bu gereksiz ön durulamadan vazgeçin.

Rezervuarlar 45 litre su alıyor ama rezervuardan akan su 3 litre olsa da aynı işi görür. Bunun için rezervuarın içine 1,5 litrelik dolu bir pet şişe, vb. koyarak her sifon çekişte 1,5 litre su tasarruf edin. Bahçeniz varsa çatıdan gelen yağmur sularını
biriktirin. Bitkileriniz yağmur suyunu klorlu şebeke suyundan daha fazla sevecektir. Banyo yapmak yerine duş alın. Dişinizi fırçalarken veya tıraş olurken musluğu açık bırakmayın. Damlayan muslukların ve sızan rezervuarların contasını beklemeden hemen değiştirin.


Lütfen! Bu tür bireysel önlemleri artık küçümsemeyin. Tavsiye edilen bu tür küçük önlemleri milyonlarla çarpıp sağlanacak olan su tasarrufunu düşünün. Bir de bu tür önlemleri yaşam boyu milyonlarca insanın uyguladığında ortaya çıkacak su tasarrufunu ve ekonomik kazancı aklınıza getirin.

Yoksa yazın içmek için ihtiyaç duyabileceğimiz suyla bugün araba yıkamak ya da çim sulamak gibi büyük bir yanlışı sürdürmeyi mi tercih edersiniz? Unutmayın, suyu ne kadar ekonomik kullanırsak, kuraklığın etkisini o kadar azaltabiliriz
Gönderen admin 0 yorum
KELİME NEDİR?
Kelime, anlamı veya görevi bulunan ve tek başına kullanılabilen ses veya sesler topluluğudur. Kelimeler anlamlı veya görevli dil birlikleridir. Kelimelerin genellikle anlamları vardır . dışarıda bir varlığı, bir nesneyi bir hareketi karşılarlar. Kelimeyi okuduğumuz veya duyduğumuz zaman o varlık veya hareket gözümüzün önünde canlanır: kitap, daktilo, koyun, kuzu, cetvel, koşmak , yazmak...
Ancak, anlamı bulunmayan kelimeler de vardır: gibi, ile , ve , için , fakat, ama, kadar vb. Bunların anlamları yoktur ve hiç bir varlığı veya hareketi karşılamazlar. Cümlede anlamlı kelimelerle birlikte kullanılırlar. Onların manalarına yeni ifadeler katarlar: aslan gibi, onun için gelmiştim, sabaha kadar ağladı örneklerinde olduğu gibi.
Kelimeden küçük ses birlikleri olan sesler, heceler, ekler ve bazı kökler tek başlarına kullanılamadıkları halde kelimeler tek başlarına kullanılırlar.
Kelimeler yapı bakımından ses veya ses topluluklarıdır. Tek sesli kelimelerin sayısı azdır. Türkçede tek sesli sadece iki kelime vardır: a, o (a birader, o kişi örneklerinde olduğu gibi .) Bunlara “e” ünlemini de dahil edebiliriz: e kardeşim!.

KÖKLER
1- Kökler, kelimelerin anlamlı parçalarıdır. Meselâ bakış kelimesinde bak köktür. Bakma işinin anlamı bak kökü üzerindedir. Buradan bakma işi anlamını çıkarıyoruz.
2- Kökler, kelimelerin parçalanamayan kısımlarıdır. Meselâ bak kökü daha fazla parçalanamaz. Parçalanırsa bakmakla ilgili anlamı ortadan kalkar.
3- Kökler varlıkların ve hareketlerin yalın karşılıklarıdır. Onları bir zaman, şahsa bağlamazlar, soyut olarak ifade ederler.
4- Kökler, kelimelerin çekirdekleridir. Meselâ gözlemek, gözlem, gözcü, gözcülük, gözlük kelimeleri hep göz kökünden türetilmiştir.

GÖZ= gözlemek, gözlem, gözcü, gözcülük, gözetmen, gözlük, gözlükçü, gözlükçülük, gözlü, gözsüz.....

5- Her varlık veya hareket için dilde bir kök yoktur. Birbirine yakın varlık veya kavramlar aynı kök etrafında yapılan kelimelerle karşılanır. Meselâ ver kökünden vergi, verim, verimli, verecek, verimlilik gibi.
6- Kökler eskiden beri var olan ve sonradan yapılamayan dil birlikleridir. Yeniden kök yapılamaz. Ancak yabancı dillerden yeni kökler alınabilir. Radyo-cu, radyo culuk vb.
7- Dilde iki çeşit kök vardır: isim kökleri, fiil kökleri. Çünkü kâinatta iki çeşit varlıktan söz edebiliriz:
A- Nesne
B- Hareket

İnsan, hayvan, bitki, dağ, orman, taş, toprak, duygu, akıl, hastalık vb. nesnelerdir. Bunların gelmesi, gitmesi, yanması, büyümesi, tükenmesi vs. Hareketlerdir. İşte nesneler isimlerle, hareketlerle fiillerle karşılanmaktadır.

EKLER

1- Eklerin tek başına anlamı yoktur. Kelimelerin görevli parçalarıdır. Meselâ babam, odunluk, tatlı kelimelerindeki –m,-luk, -lı eklerinin tek başına anlamı yoktur.
2- Ekler tek başlarına kullanılamazlar, ancak köke eklenerek kullanılış sahasına çıkarlar.
3- Kökler kelimede kendisine uyulan, ekler ise köke uyan unsurlardır. Bu sebeple eklerin büyük bir kısmı çok şekillidir. Çok şekillilik bakımından ekler dilimizde ya bir şekilli , ya iki şekilli ya dört şekilli ya da sekiz şekillidir:
Bir şekilli: -m (masa-m),
İki şekilli: -an, -en (koşan, gelen),
Dört şekilli: -ıp, -ip, -up, -üp (alıp, verip, koşup, görüp),
Sekiz şekilli: -dı, -di, -du,-dü,-ti,-tı,-tu,-tü (yazdı, geldi, durdu, gördü, attı, gitti, sustu, düştü),
4- Ekler fazla uzun olmazlar. Tek ses halinde olabildiği gibi iki heceli de olabilirler. Üç heceli eklerimiz azdır: sarı-mtırak gibi.
5- Türkçede ekler ya eskiden beri ek olarak vardır ya da iki ek veya kelimenin ekleşmesinden meydana gelmişlerdir. Meselâ gelmeli kelimesindeki –meli eki –me ve –li eklerinin birleşmesinden meydana gelmiştir.
6- Dilde iki türlü ek vardır:
A. Yapım ekleri: Kökün veya kelimenin anlamında değişiklik yapan eklerdir. Bunlar eklendikleri kökten yeni bir kelime meydana getirirler. Meselâ Türk kelimesinden –çe ekiyle Türkçe kelimesi yapılmıştır. Türk bir milletin adı, Türkçe o milletin dilinin adıdır. Dört çeşit yapım eki vardır:
1. İsimden isim yapma ekleri: İsim kök veya gövdelerinden yeni isimler yapan eklerdir: yıl-lık, köy-lü, balık-çı, kuzu-cuk, ev-cil vb.
2. İsimden fiil yapma ekleri: Isim kök veya gövdelerinden fiil türeten eklerdir: gece-le-mek, duru-l-mak, tür-e-mek, boz-ar-mak vb.
3. Fiilden isim yapma ekleri: Fiil kök veya gövdelerinden isim türeten eklerdir: aç-mak, gel-me, düş-üş, geç-im, düş-kün, sırıt-kan vb.
4. Fiilden fiil yapma ekleri: Fiil kök veya gövdelerinden fiil yapan eklerdir: al-ın-mak, gül-üş-mek, yat-ır-mak vb.
B. Çekim ekleri: Kökün veya kelimenin anlamında değişiklik yapmayıp kelimeleri kullanılış sahasına sokan eklerdir. Çekim ekleri anlama etki etmezler, köke ve kelimeye yeni bir anlam katmazlar. Fakat bir ifade katarlar. Bu ifade öteki kelimelerle münasebet ifadesidir. “Ev-den geldim.” Cümlesindeki –den eki münasebet ifadesidir ve evin anlamını değiştirmemektedir.

İSİM ÇEKİM EKLERİ

1. Çoğul eki: İsimlerin çokluk şekillerini ifade eder: -lar, -ler: kitap-lar, çocuk-lar, araba-lar, ev-ler, gece-ler, sergi-ler vb....
2. Iyelik ekleri: “İye” Türkçede “sahip” anlamına gelir. İyelik ekleri ismin karşıladığı nesnenin bir kişiye veya nesneye ait olduğunu gösteren çekim ekidir. Bunlar nesneyi nesneye, yani ismi isme bağlayan eklerdir. İyelik ekleri altı şahsa göre çekimlenebilmektedir: yani getirildikleri isimlerin ben, sen, o ,biz, siz, onlar şeklindeki sahipliklerini ifade ederler.
Baba-m defteri-m
Baba-n defter-in
Baba-sı defter-i
Baba-mız defter-imiz
Baba-nız defter-iniz
Baba-ları defter-leri

3. Hal ekleri: Bu ekler ismi bazen isme, bazen fiile bazen de edata bağlar:
Okul-a gitti. Evden gelmiş. (fiile bağlamış)
Kitab-ın kapağı bahçe-nin yolu (isme bağlamış)
Orman-a karşı sen-in kadar (edata bağlamış)
Türkçedeki isim hal ekleri şunlardır:

a. Yalın hal: İsmin başka bir kelimeye bağlı olmadığını gösteren haldir. Tekil, çoğul ve iyelik şekli yalın haldir: okul, baba-sı, yollar.. okul teklik yalın hali, yollar çoğul yalın hali, babası iyelik yalın halidir. Demek ki, yalın hal isimlerin hal eki getirilebilen şekilleridir.
b.
c. İlgi hali: (-ın, -in, -un, -ün, -nın, -nin, -nun, -nün)
Çocuğ-un defter-in
Evler-in anne-nin
Yol-un masa-nın
Yokuş-un akıl-ın
Onlar-ın uykusu-nun

d. Yükleme hali: (-ı, -i, -u, -ü)
Kapı-yı taşlar-ı
Babam-ı göz-ü
Yol-u sözlerim-i

ç. Yönelme hali: (-a, -e)
okul-a bakkal-a
dağlar-a biz-e

e. Bulunma hali: (-da, -de, -ta, -te)
Ev-de çocuk-ta
Tepeler-de akıl-da

f. Ayrılma hali: (-dan, -den, -tan, -ten)
Karşı-dan soy-dan
Biz-den türk-ten
Çiçek-ten bilenler-den

g. Beraberlik hali: (-la, -le)
Gönül-le kalbimle
Araba-y-la ekmek-le

h. Eşitlik hali: (-ca, -ce, -ça, -çe)
İnsan-ca on-ca
Ben-ce ardın-ca

i. Direktif hali: (-ra, -re, -arı, -eri)
Son-ra iç-eri
Dış-arı il-eri

4. Soru eki: ( mı, mi, mu, mü)
Okul mu çocuk mu
Öğrenciler mi rüya mı
Etiketler:
Gönderen admin 0 yorum
Sadi Şirazi hakkında bilgi

Sadi Şirazi İslam alimlerinden ve büyük velilerdendir. Asıl adı Müslihüddin Şeyh Sadi'dir. 1193 (H.589)te Şiraz'da doğdu. 1292 (H. 691) de orada vefat etti. Abdülkadir Geylani hazretlerinin halifesinin talebesidir. Onun derslerinde yetişerek kemale geldi. Ömrü ilim öğrenmekle, talebe yetiştirmek ve insanlara doğru yolu göstermekle geçti. Moğol ve Haçlılarla yapılan savaşlara katılıp, cihad etti. Bir defasında Haçlılara esir düştü. On dört defa hacca gitti. Bütün şiirlerinde Sadi mahlasına ...
Sadi Şirazi İslam alimlerinden ve büyük velilerdendir. Asıl adı Müslihüddin Şeyh Sadi'dir. 1193 (H.589)te Şiraz'da doğdu. 1292 (H. 691) de orada vefat etti. Abdülkadir Geylani hazretlerinin halifesinin talebesidir. Onun derslerinde yetişerek kemale geldi. Ömrü ilim öğrenmekle, talebe yetiştirmek ve insanlara doğru yolu göstermekle geçti. Moğol ve Haçlılarla yapılan savaşlara katılıp, cihad etti. Bir defasında Haçlılara esir düştü. On dört defa hacca gitti. Bütün şiirlerinde Sadi mahlasına rastlanmaktadır.

Sadi küçük yaşta yetim kaldı. İlk tahsilini Şiraz'da tamamladıktan sonra, Moğol istilası üzerine Bağdat'a gitti. Bağdat'ta Nizamiyye Medresesinde tahsilini tamamladı. Sonra İslam ülkelerini gezmeye başladı. Anadolu, Mısır, Suriye, Delhi, Azerbaycan ve Belh'e uğradı. Buralarda Şihabeddin Sühreverdi başta olmak üzere, birçok İslam alimiyle görüştü.

1257'de tekrar Şiraz'a döndü. Bu sırada, devlet başkanları Ebu Bekr, Moğollarla sulh yaptı. Memleketi rahata kavuştu. Bu hükümdar tarafından iyi bir kabul gören Sadi, onun adına 1257'de Bostan adlı eserini ve bir yıl sonra aynı şekilde kendisine büyük saygı gösteren Veliaht İkinci Sa'd adına da Gülistan adlı eserini yazdı. Bu eserleri sayesinde kısa zamanda şöhreti memleketinin dışına taştı. Birkaç sene sonra, hamileri, koruyucuları olan Ebu Bekr bin Sa'd bin Zengi ve oğlu İkinci Sa'd vefat etti. Yerine çocuk yaşta bulunan ikinci Sa'd'ın oğlu Muhammed geçti. Bu hükümdarla birlikte Salgurlu Hanedanı çöktü. 1264'te de Moğol hakimiyeti altına girdi. Bu karışıklıklar esnasında Sadi tekrar Şiraz'dan ayrıldı. Mekke'ye gitti. Hac yaptı. Ömrünün son yıllarını mezarının yanındaki dergahta ibadet edip ilim öğretmekle geçirdi. 1292'de Şiraz'da vefat etti. Mezarı Şiraz'ın kuzeydoğusunda, şimdi kendi adıyla anılan hangahının bulunduğu yerdedir.

Şairin manzum ve nesir olan eserleri, ölümünden sonra külliyat halinde bir araya toplanmıştır. Bu külliyat sonradan Bisütun diye şöhret bulan Übey bin Ahmed bin Ebi Bekr tarafından, biri 1325'te, diğeri de 1334'te olmak üzere iki defa düzenlenmiştir. İlki, kaside ve gazellerin ilk harfine göre ve ikinci tertip ise, son harfine göre yapılmıştır. Külliyat, 16 kitap ve 6 risale olmak üzere 22 eseri ihtiva etmektedir. Ancak külliyatta mevcut isimlerin hepsinin bizzat müellif tarafından mı konulduğu kat'i olarak bilinmemektedir.

Gülistan, nesir kısımlar arasına birtakım manzumeler ilavesiyle meydana gelmiş bir önsöz ve 8 bölümden ibarettir. Birinci bölüm hükümdarların hal ve hareketleri; 2. bölüm dervişlerin ahlakı; 3. bölüm kanaatin fazileti; 4. bölüm susmanın faydası; 5. bölüm sevgi ve gençlik, 6. bölüm takatsizlik ve ihtiyarlık; 7. bölüm terbiyenin önemi ve 8. bölüm sohbet adabıyla ilgili hikaye ve menkibeleri ihtiva etmektedir. Bu hikayelerin bir kısmı kendi müşahedelerine, bir kısmı da İslam alimlerinin sohbetlerinde duyduklarına ve okuduklarına dayanmaktadır. Eser üslup ve tertip bakımından mükemmeldir. Bütün bölümler sıralanırken birbirleriyle bağlantılıdır. Nesir ve manzum kısımlar arasında bir nispet, ilgi sağlanmış ve fikirler kısa ve açık bir şekilde ifade edilmiştir. Hemen hemen bütün dünya kütüphanelerinde Gülistan'ın yazma nüshaları vardır. Eser Avrupa'da ilk defa Latince tercümesiyle birlikte, 1651'de Amsterdam'da neşredilmiştir. Türkçeye ve birçok doğu ve batı dillerine tercümesi yapılmıştır. Sadi'nin bu eseri birçok kimse tarafından taklit edilmiştir.

Külliyatta, Gülistan'dan sonra Sadi'nin manzum eserleri gelmekte ve bunların başında Sadiname bulunmaktadır. Ancak bu eser, şarkta ve batıda daha çok Bostan adıyla tanınmaktadır. Adalet, ihsan, ahlak, mertlik, tevazu, rıza, kanaat, terbiye, şükür, tövbe ve münacat gibi konuları içine alan 10 bölümden ibarettir.

Bostan'da hikaye ve menkibeler kısa, öz ve güzel olarak yazılmıştır. İfadeler her bakımdan sağlamdır. Bostan da Gülistan gibi asırlarca İslam aleminde büyük rağbet görmüş, medreselerde ders kitabı olarak okunmuş, birçok şerh ve tercümeleri yapılmıştır. Yakın zamana kadar Anadolu'da okunan Bostan, muhtelif kimseler tarafından şerh ve tercüme edilmiştir. Sadi'nin külliyatında Bostan'dan sonra yer alan Farsça ve Arapça kasideleri, bir hükümdarın veya devlet erkanının medhinden ziyade, onları daima insanlığa adil olmaya davet eden bir nevi nasihatnamedir. Kaside mahiyetinde gazelleri de vardır. Bostan ve Gülistan'da aynı beyitlerin tekrarına çok rastlanır.

Bisutun'un tertibine göre, kasidelerden sonra mülemmaat gelmektedir. Bunu müteakip, sırası ile 20 bendlik terciat ve hayatının gençlik, olgunluk ve ihtiyarlık devrine göre tertip edilmiş tayyibat, bedayi, havatim, gazelliyat-ı kadim ile dört kısımdan ibaret ve dört divan teşkil eden gazeller gelmektedir. Sadi, şiirde Özellikle gazelleriyle şöhret bulmuştur. Gazeli, bugünkü müstakil edebi şekil haline getiren o olmuştur. Gazellerinde tasvirleri canlı ve duygularını rahatça ifade etmiştir. Medresede elde ettiği bilgileri, seyahatleri sırasında uğradığı muhtelif merkezlerdeki alimlerle sohbet, tecrübe ve görgüsünün mahsulü olan malzemeyi, eserlerinde kullanmıştır. Onun eserlerinde bu malzeme ve fikirler ölçülü-biçili ve insanı sıkmayacak tarzda edebi sanatlara müracaat edilmek suretiyle işlenmiştir. Sadi, İran'da gazeli müstakil bir edebi şekil haline getirmesi yanında, yeni bir nesir üslubunun da sahibi sayılır. O, biri sade sayılan, biri resmi haberleşmede kullanılan ve diğeri cümle sonları kafiyeli olan nesir tarzlarını da bulmuştu.
Eserleri:
Gülistan, Bostan, Takrir-i Dibace, Aklu Aşk, Nasihat-ül-Müluk, Havatim gibi birçok eseri vardır.

Şiirlerinden bir beyit:

“Ey Sadi! Safa yolunda ilerlemek

Mustafa'ya (sallallahü aleyhi ve sellem) uymakla nasib olur hep.”

Gülistan adlı eserindeki bir mesnevinin tercümesi şöyledir:

“Ey kardeş! Bu dünya kimseye kalmaz. Gönlünü, her şeyi yaratan Allahü tealaya bağla. Sana bu kafidir. Dünya mülküne güvenip bel bağlama. Çünkü bu dünyada senin gibi birçokları yaşamış ve sonunda ölüp gitmiştir. Değil mi ki, en sonunda ölüm vardır ve bu can göç (ölüm) yolunu tutacaktır. O halde ister taht üzerinde can vermişsin ister toprak üzerinde, ne fark eder!”
Gönderen admin 0 yorum
Renk körlüğü

İnsanın kendi vücuduna ait bilgileri ve çevresine ait haberleri algılayabilmesi, duyu organları vasıtasıyla olmaktadır. Duyu organlarına ulaşan çeşitli tiplerdeki enerji şekilleri, öncelikle duyu organlarında yer alan reseptör (alıcı) hücreleri tarafından aksiyon potansiyelleri ismi verilen özel elektrik sinyallerine çevrilir. Reseptörlerde başlayan bu aksiyon potansiyelleri sinirler yoluyla beyinde ilgili bölüme iletilirler. Beyne iletilen aksiyon potansiyeli sinyalleri de uyarıcı enerji şekline göre çeşitli duyular olarak algılanır.
Duyu reseptörleri tarafından aksiyon potansiyellerine dönüştürülen enerji şekilleri arasında mekanik (basınç, temas), ısı, elektromekanik (ışık), enerjileri ve kimyasal enerjiler (koku, tat, kanın O: ve CO2'si) sayılabilir.
Bir reseptörün duyarlı olduğu enerji şekline onun uygun uyaranı denir. Örneğin gözdeki ışık enerjisine duyarlı görme reseptörleri için uygun uyaran, ışık enerjisidir.
Görme organımız olan göze giren uygun dalga boylarındaki ışık enerjisi, öncelikle gözün mercek sistemi tarafından görme reseptörlerinin yoğun olarak bulunduğu gözün retina kısınma odaklaştırılır. Burada reseptör hücreleri tarafından oluşturulan aksiyon potansiyelleri de göz sinirleri yoluyla beyindeki görme merkezine iletilir. Sonuçta da görme merkezi tarafından yorumlanarak algılanır ve böylece görme olayı tamamlanmış olur.
Görme reseptörleri, ışık enerjisinin belli dalga boylama duyarlıdırlar. Başka bir deyişle ışığın belli bir dalga boyu, o dalga boyuna duyarlı görme reseptörünü uyarır ve algılanır. Işığın belli dalga boylarının belirli reseptörleri uyarması, o reseptörün ihtiva ettiği görme pigmentinin ışık absorbsiyon karakteristiği ile ilgilidir. Görme reseptörleri başlıca iki ayrı grupta incelenirler. Bunlardan çubuk şeklinde olup gece görmekten ve karanlığa', aydınlığa adaptasyondan sorumlu olanlar "basil", koni şeklinde olup görme keskinliği ve renk görmeden sorumlu olan reseptörler ise, "koni" reseptörleri diye isimlendirilirler.
Renk görme ile ilgili olan koni reseptör hücrelerinin algıladıkları ışık dalga boyları ölçülmüştür. Sonuçta bu konilerin her birinin görme spektrumunda yer alan renklerden yalnızca bir tanesinin görülmesiyle ilgili oldukları bulunmuştur. Bu üç koni tarafından algılanan renklere üç temel renk denilmektedir. Bu temel renkler KIRMIZI, MAVİ ve YEŞİL'dir. Bu üç koni hücresinin ışık dalga boyu absorbsiyon eğrileri önemli ölçüde birbirlerini örterler. Bundan dolayı da görülebilir ışık dalga boyları birden fazla koniyi uyarırlar. Aynı dalga boyu tarafından uyarılan 2 ayrı cins koni hücresinin değişik ölçülerde gönderdiği aksiyon potansiyellerinin beyin tarafından değerlendirilmesi sonucu, çeşitli renklerin ayırt edilmesi mümkün olmaktadır. Başka bir deyişle görme spektrumunda yer alan ve normal insan tarafından ayırt edilebilen 180 ayrı rengin tamamı renk görme ile ilgili 3 ayrı renk konisinin değişik oranlarda uyarılması ile gerçekleşmektedir. Buna bağlı olarak örneğin, sarı renge ait 5800 A boyundaki dalga boyu, kırmızıya (6500-7500 A) ve yeşile (5000 A) duyarlı reseptörleri birlikte uyararak, sarı renk duyusunun oluşmasını sağlayabileceği gibi kırmızı ve yeşil temel renklerinin karışımı da aynı renk duyusunu oluşturabilmektedir.
Beyaz ve siyah rengin algılanması: Beyaza uyan dalga boyunda ışık yoktur. Beyaz ışık duyuşu yeşil, kırmızı ve mavi renk konilerinin birlikte uyarılması île oluşmaktadır. Siyah renk duyuşu ise, ışığın yokluğunda oluşan bir algıdır. Fakat pozitif bir algıdır. Çünkü kör¬ler siyah rengi de görememektedirler.
Normal bir insanın renk görmesi, üç ayrı cins koni hücresinin uyum içinde çalışmasıyla olmaktadır. Bu tür normal görüş "trikromat" renk görme olarak vasıflandırılmaktadır.
Eğer bir kimse renk görmede yalnızca iki koni hücresine sahipse ve bu iki koni hücresiyle algılanabilen renkleri ve onların karışımlarını görüyorsa, bu şekilde renk görmeye "dikromatik" renk görme veya dikromatik renk körlüğü denilmektedir. Bu durumdaki kişilerde renk görme ile ilgili olan bir koni şeklinin yokluğu düşünülmektedir.
Bir koni çeşidinin bulunmadığı dikromatik renk körlüğü, yok olan pigmentle ilgili olarak,
• Kırmızı renge duyarlı koni hücreleri yoksa, "PROTONOPIA" kırmızı renk körlüğü,
• Mavi renge duyarlı koni hücreleri yoksa, "TRITANOPIA" mavi renk körlüğü,
• Yeşil renge duyarlı koni hücreleri yoksa, "DEUTERANOPIA" yeşil renk körlüğü denilmektedir.
Örneğin, kırmızı rengi ayırt eden koni hücresinin olmadığı protonopia durumunda sadece koyu kırmızı renk algılanamaz. Kişinin gördüğü renkler koni hücreleri ile ilgili olarak yeşil, mavi ve bu iki rengin karışımıyla görülen renklerdir. Yeşil ayrımı yapan yeşile duyarlı konilerin bulunmadığı deuteronopiada ise, yalnızca kırmızı ve mavi renkler ile bunların karışımı görülür. Yeşil renk ayırt edilemez.
Yalnızca tek renk konisinin bulunup, iki renk koni-sinin olmadığı renk görme ise, "monokromatik" renk görme veya monokromatik renk körlüğü olarak isimlendirilmektedir. Örneğin; yalnızca mavi rengi algılayan mavi renk konilerinin bulunup kırmızı ve yeşil renk konilerinin bulunmadığı durumda kişi, kırmızı ve yeşil renkleri ayırt edemez. Görme spektrumu ile ilgili olarak yalnızca mavi ve sarı renkleri algılayabilir. Kırmızı ve yeşil renkleri göremediğinden dolayı bu tıp renk körlüğüne kırmızı - yeşil renk körlüğü de denilmektedir.
Anopia: Renk görme ile ilgili her üç koninin de bulunmadığı durumdur. Bu durumda tam renk körü olan kişi yalnızca siyah beyaz olarak görür. Bazı insanlar ise, 'trikromat' olmakla birlikte renk ayırımları zayıftır. Bu durum, 'renk görme bozukluğu' (anomalisı) olarak isimlendirilir. Bu şekildeki renk körlüğüne tam renk körlüğünden daha seyrek rastlanılır
Etiketler:
Gönderen admin 0 yorum
OKUL KURALLARI
Her okul, geniş ve karmaşık bir organizasyondur. Kaos olmasını önlemek için, okuldaki insanlar herkesin iyiliği için ortaya çıkarılmış belirli davranış şekillerini uygulamak zorundadırlar. Bazı okul kuralları güvenliği sağlamak için konulmuştur; okul binaları içerisinde koşmak tehlikelidir. Bu nedenle okul kuralları, bina içinde koşmanın yasak olduğunu söyler. Bazı kurallar toplumumuzda görmek istediğimiz davranış biçimini öngörür; genç insanlar okul dışında kendilerinden yaşça büyük olan kişilerle saygılı bir biçimde konuşmalıdır bu yüzden okul kuralları öğrencilerin öğretmenleri ile uygun şekilde konuşmaları gerektiğini söyler. Bu kuralların bazılarının yazılı olması bile gerekmez; somut bir örnek vermek gerekirse okul dışı hayatta çalmak yanlış ve yasalara aykırıdır, bu yüzden söylemeye bile gerek yoktur ki benzer bir davranış okul içinde de öğrencilerimizden kesinlikle beklenmemektedir.
Bir de iletişim ile ilgili kurallar vardır. Okulun insanların öğrenmeye geldiği bir yer olduğunu ve iletişimin engellendiği yerde öğrenmenin çok zor olduğunu unutmayalım. Bu nedenle ders sırasında birden fazla kişinin aynı anda konuşmasını engelleyen kurallarımız vardır. Bu kişilerin kendisini ifade etmesini önlemek için değildir, herkesin söylenen her şeyi duyması ve anlamasını sağlamak içindir. Okul öğrencileri ile ilgili yüksek akademik beklentilere sahiptir ve tüm okul kurallarının sıkı bir şekilde uygulanmasının bu amaçları gerçekleştirmekte olumlu bir adım olduğuna inanmaktadır. Bir sonraki bölümü okuyup, okul başlamadan önce de olsa okul kurallarını öğrenmenizi mutlaka tavsiye ediyoruz.

________________________________________

K-2. SINIFLAR İÇİN UYGULANAN OKUL KURALLARI

1. Bina içinde istendik davranışlar sergilemeli
• Koridorun duvarlarını karalamamalı.
• Çamurlu ayakkabılarla binaya girmemeli.
• Giriş çıkışlarda gürültü yapmamalı,birbirlerini itmemeli.
• Uzun tenefüslerde bina içerisinde bulunmamalı.
• Sınıf içi kurallarına uyulmalı
• Sınıfı temiz tutmalı.
• Panolara zarar vermemeli.
• Öğretmeni sessizce beklemeli.
• Ders sırasında tuvalete ve su içmeye gitmemeli.
• Parmak kaldırarak söz almalı.
• Kendisine ve başkalarına saygılı olmalı
• Arkadaşlarına karşı kaba kuvvet kullanmamalı ve kırıcı sözler söylememeli
• Herhangi bir sıra söz konusu olduğunda arkadaşlarını itmemeli
• Sınıfta ve koridorda koşmamalı
• Günaydın,teşekkür ederim gibi sözleri kullanmayı ihmal etmemeli
• Başka birisi konuşurken (öğretmen ya da bir arkadaş)söz kesmemeli
• Görevli ve çalışanlara da öğretmen ve arkadaşlara gösterdiği saygıyı göstermeli ve onlara karşı da kibar olmalı
• Öğrenci sorumluluklarını bilmeli
• Verilen ödevi eve götürmeyi ve yapmayı unutmamalı
• Ödevlerini gerektiği şekilde , zamanında yapmalı ve teslim etmeli
• Okula ait olan malzemeleri amaca uygun olarak kullanmalı ve işi bittiği
zaman yerine koymalı
• Kendine ait olan malzemelere sahip çıkmalı
• Sınıfa zamanında girip çıkmalı
• Okul kıyafet yönetmeliğine uymalı
• Okul araç ve gereçlerini dikkatli ve temiz kullanmalı
• Tuvalet kağıdı,peçete ve sabunu gerektiği kadar tüketmeli
• Muslukları işi bittikten sonra kapatmalı
• Sıraları çizmemeli ve karalamamalı
• Gereksiz tebeşir israfından kaçınmalı
• Panoları incelerken zarar vermemeli
• Duvarları kirletmemeli
• Yemek yerken araçları daha itinalı kullanmalı
• Yemekhaneden çıkarken sandalyeleri yerine yerleştirmeli
• Oyun parkı kurallarına uymalı
• Oyun parkında oynarken sıraya girmeli
• Kayacaklara tersten çıkmamalı
• Oyun parkına uzun tenefüslerde girmeli
• Oyun parkındaki minderi temiz kullanmalı
• Asılırken diğer arkadaşlarına zarar vermemeli
• Bahçede istendik davranışlar sergilemeli
• Sabah ve akşam selamlaşma kurallarına uymalı
• Bahçede oynarken öğretmenlerin uyarılarına uymalı
• Bahçede belirlenen yerlerin dışına çıkmamalı
• Oyun oynarken arkadaşlarına zarar vermemeli
• Çevreyi temiz tutmalı
• Salı ve Perşembe günleri futbol;Pazartesi,Çarşamba,Cuma günleri ise basketbol ve diğer oyunlar oynanmalı
• Beslenme alırken sıraya girmeli
• Doğayı sevmeli,bahçedeki çiçeklere ve ağaçlara zarar vermemeli
• Su birikintilerinin ve çamurun içine girip oynamamalı
• Bahçedeki musluklardan su içtikten sonra kapatmalı
• Yağmurlu havalarda bahçede gezmemeli
• Grupla oynanan oyunlarda oyun kurallarına uymalı
• Öğrenci,arkadaşlarına sözel ya da fiziksel şiddet içeren davranışlarda bulunmamalı
• Arkadaşlarıyla alay etmemeli
• Sözel ya da fiziksel şiddet içeren davranışlarda bulunduklarında özür dilemeli
• Arkadaşlarına sözel ya da fiziksel şiddet uygulayanları uyarmalı
Etiketler:
Gönderen admin 0 yorum
Kommagene (Commagene) Krallığı
Yunanca “Genler Topluluğu” anlamına gelen Kommagene, ismiyle bağdaşırcasına, Grek ve Pers Uygarlıklarının inanç, kültür ve geleneklerinin bütünleştiği güçlü bir krallıktır. Toros Dağlarındaki çeşitli yolların birleştiği noktada bulunan antik Kommagene Krallığı, Suriye'nin Kuzeyi, Hatay, Pınarbaşı, Kuzey Toroslar ve doğuda Fırat Nehri'nin çevrelediği verimli topraklarda yer almıştır. Tarıma ve hayvancılığa elverişli ve ekonomik önemi yüksek sedir ağacı ormanlarını barındıran Kommagene topraklarının, ilk çağlardan beri yerleşim alanı olarak kullanıldığı civardaki mağara ve arkeolojik buluntulardan anlaşılmaktadır.
İ.Ö. 2000 yılının ortalarında Hitit İmparatorluğu'nun egemenliği altına girdiği tahmin edilen Kommagene yöresi'nde Kommagene Krallığı'nın öncesi kabul edilen Kummuh Krallığı'nın olduğu ve Kummuh'un İ.Ö. 711'lerde Asurlular, İ.Ö. 605'te de Babilliler tarafından fethedildiği anlaşılmaktadır. İ.Ö. 6. Yüzyılın sonlarına doğru Kommagene toprakları Pers İmparatorluğu'nun eline geçmiştir. İ.Ö. 323'te Kommagene Bölgesinin idaresi Grek-Makedon yöneticilerin eline geçmiştir.
Antik dünyanın küçük ancak güçlü ülkesi Kommagene, baba tarafı Pers Krallarından “Krallar Kralı olarak anılan Darius'a ile, anne tarafı Makedonya Hükümdarı Büyük İskender ile akraba olan bir prensin oğlu Mithridates Kallinikos tarafından, İ.Ö. 109 yılında bağımsız bir krallık olarak kurulmuştur.
Farklı topluluklardan meydana gelen ve ayrı inanç ve kültürlere sahip Kommageneliler arasındaki birliği sağlamak konusunda büyük başarı sağlayan Mithridates Kallinikos, tanrılarla olan bağını kuvvetlendireceği ve böylece ulusunu barış içerisinde yaşatacağı inancıyla ülkesinin çeşitli yerlerinde tapınaklar yaptırmıştır.
Nemrut Dağı ve iki Arsameia şehrindeki kült yapılarıyla Kommagene Krallarının en ünlüsü olan 1. Antiochos devri (İ.Ö. 69-38), krallığın en müreffeh dönemdir. Kendi mezarını Nemrut Dağı'nın zirvesine, babası Mithridates 1. Kallinikos'un mezarını ise Arsameia'da Eski Kahta Çayının kenarına yaptıran 1. Antiochos, krallığını ekonomik ve kültürel yönden en üst seviyeye çıkartmıştır. 1. Antiochos'tan sonra Kommagene Krallığının parlak dönemleri, halefleri tarafından devam ettirilemez ve İ.S. 29 yılından itibaren Kommagene Kralları Roma tarafından atanır. İ.S. 72'de Romalılar'ın Kommagene'yi istila etmesiyle 200 yıllık krallığın bağımsızlığı tamamen sona erer ve bu tarihten sonra Kommagene toprakları Suriye'nin parçası olarak tarihteki yerini alır.
Gönderen admin 0 yorum
Kitle İletişim Etkisi Üzerine Araştırmaların Tarihi

Kitle iletişimi araştırmalarının "doğal bir tarihi" vardır. Araçların etkilerinin incelenmesi kamuyu çok yakından ilgilendirmektedir. Bir yanda suç, şiddet, kültürel ve ahlaki durum, iletişim araçlarının eğitici ya da beyin yıkayıcı gücü gibi kaygı kaynağı başlıca konular vardır. Bunların her biri , zaman içinde artan ya da azalan önemlerde etkilere uğramışlardır. Diğer yandan da kullanılan iletişim aracının ya da onun kullanım biçiminin değişmesine neden olan teknoloji ve sosyal davranıştaki değişme olguları bulunmaktadır. Popüler gazeteler, çizgi dergiler, sinema, radyo ve televizyon kamunun ilgisini üzerlerinde toplayış sırasıyla birbiri ardına araştırma konuları olmuşlardır. Kitle iletişim araçları sanayinin gereksinmeleri, özellikle reklamcılığın etkililiği konusuyla ilgilenmeleri de önemli bir rol oynamıştır. Kitle iletişim araçlarının modern toplumlara katkısının anlaşılabilmesinde temel olabilecek birçok konuda boşluklar bulunduğunu kabul etmemiz gerekir.

Bununla beraber bazı ilerlemeler kaydedilmiştir. İletişim araçlarının etkisinin araştırmakla olduğu elli yılı aşkın süreyi üç ana aşamada inceleyebiliriz.19 uncu yüzyılın sonunda 1930' lara kadar süren birinci aşamada iletişim araçları Avrupa ve Kuzey Amerika' da görüş ve inançları biçimlendiren, yaşam alışkanlıklarını değiştirebilen, davranışların yönlendirilmesinde etkin olan, bazı dirençlerle karşılaşması halinde dahi siyasi sistemleri belirleyen önemli bir güç olarak değerlendirilmekteydi. Böyle görüşler, bilimsel araştırmalara değil, popüler basının, sinemanın, radyonun ilgi görerek izleyizi topluluklarının toplumun geniş kesimlerine doğru hızla yaygınlaşmasının ampirik gözlemlenişine dayandırılmaktaydı. Ayrıca iletişim araçlarının bu denli güçlü olduğu varsayımı reklamcılar, Birinci Dünya Savaşında hükümet propaganda görevlileri, gazete sahipleri ve totaliter devletler yöneticileri arasında destek bulmuş ve bu koşullarda hemen herkesçe en doğru düşünce olarak benimsenmiştir. Kitle iletişim araçlarının -araştırmaların çoğunun yapıldığı dönemde mevcut başlıca araçlar radyo, film ve baskıdır- bireysel kanaatleri, tutumları ya da davranışları değiştirmede doğrudan katkıların pek olmayacağı gibi, suç işlenmesinin saldırganlığın veya beğenilmeyen diğer sosyal olguların da doğrudan nedeni olmadıkları ortaya çıkmıştır. Araştırmalar elbette değişik iletişim araçlarının hiç etkileri olmadığını göstermemiştir; ancak başka toplumsal olguların öncelikli geldiğini belirlemiş ve iletişim araçlarının gücünü varolan toplumsal ilişkilerin yapısı ile kültür ve inanç sistemi çerçevesinde yerini bulduğunu ortaya çıkarmışlardır.

Kitle iletişim araçları hemen hemen her şeyden etkilenmiştir. Ortaya çıkan yayınlar ile kitle iletişim araçları genişletilmiştir. Zamanla toplumdaki davranışlar değişmiş ve kitle iletişim araçlarını gelişmiştir.


Kitle İletişim Araçlarının Süreç ve Modelleri

Etkilerin nasıl ve niçin beklenildiği gibi olduğu ya da olmadığının kavranması yolunda bazı ilerlemeler kaydedilmiştir. Kitle iletişiminin etkilerini araştırılırken sorulara yanıt bulmada güçlük çekilmesinin nedenlerinden birisi, etkilerin ortaya çıkışıyla ilgili mekanizmalar konusundaki bilirsizliktir.

İletişim araçlarının iletilerinin izleyici topluluğu üyelerinin kişilik özelliklerine göre belirli uyarılma nitelikleri olduğu kabul edilerek, izleyici topluluklarının gösterdikleri çeşitliliğin değerlendirmeye alınması amaçlanmaktadır. Bu, kısacası karmaşık uyarılara karşı farklı kişilerinin tepkilerinin de farklı olacağını da anlatmaktadır. İletişim araçları davranış biçimlerini dolaylı olarak etkilemektedirler. Bu kitle iletişim araçlarının etki gücüne gösterilen ilginin canlı kalmasına yardımcı olan temel süreçlerden birisini ortaya çıkaran önemli bir belirlemedir. Çünkü , inşa edilmiş bir dünya ve toplumsal yaşam imgesi ile sosyal gerçekliğin tanımlarını sağlayarak kitle iletişim araçların bilinç üzerinde doğrudan etkide bulundukları düşüncesini içermektedir. Gerçekten de izleyici toplulukları üyeleri, kendileri ve sosyal dünyaları hakkındaki bilgileri iletişim araçlarıyla toplumun kendilerine sunuç biçimlerinden öğrenirler. Yaşamdan uygun davranma için gerekli bilgileri iletişim araçları sağlarlar ve bu bilgiler zaman içinde uzun bir toplumsallaşmış süreciyle birikirler. İletişim araçlarının bireyler üzerinde etkileri sadece dolaylı değildir. Birey bu etkilere çok önceleri, geçmişte de uğramış olabilir. Böyle bir sürecin incelenmesinin zorluklarını dile getirmeye bile gerek yoktur. Ancak böylece hiç olmazsa dikkatimiz iletişim araçlarının içeriğine, zaman içinde tutarlı olup olmadıklarına bakılması gereğine ve değişik iletişim aracı kaynaklarına yönelmiş olmaktadır.

Kitle iletişim araçları bireylerin siyasal sistem üzerine bilgilerini de bu sisteme bağlılıklarına etkileyebilirler. Bu etkileme iletişim aracının yapısının değişmesine bağlı olarak zaman içinde gerçekleşebileceği belirli insan ya da konuları iletişim araçlarında yer buluşuyla da olabilir.

Kitle iletişim araçlarını bireyler, kurumlar ile toplum ve kültür için önemli sonuçları olduğunu ortaya koymaktadır. Çok kesin nedensel bağları göstermemiz ya da gelecekle ilgili güvenilir öngörülerde bulunamayışımız varlığımız bu sonucu ortadan kaldırmaz. Kitle iletişim araçlarının gücü konusu işe, daha farklı bir şeydir. Bu, özünde, kitle iletişim araçlarını, yöneten, onlara sahip olan ya da denetleyenlerin ya da bir iletide bulunmak için onları kanal olarak kullananların başkalarına yönelik amaçlarını ne kadar etkin olarak yerine getirdiklerini ya da getirebildiklerini sormaktadır. Böyle bir görüşün dayanağı, tartışmalarla açığa çıkarılmıştır. Kitle iletişim araçları üzerinde denetim, çeşitli olanaklar sağlar. Birincisi , kitle iletişim araçları belirli sorunlara, çözümlere ya da insanlara çekip yönlendirerek güç sahibi olanları kayırıp buna bağlı olarak da rakip birey ya da gruplara yönelmesini önlerler. İkinci olarak kitle iletişim araçları statü sağlar, meşruiyeti güçlendirir. Üçüncü olarak, kitle iletişim araçları belli koşullarla inandırma ve seferber etmenin bir kanalı olabilir. Dördüncüsü , kitle iletişim araçları belirli toplulukların oluşmasına ve varlıklarını sürdürmesine yardımcı olabilir. Beşincisi , iletişim araçları psişik ödül ve doyumları sunulmasında araç olabilir. Rahatlatır , eğlendirir ve gururları okşayabilir. Genellikle kitle iletişim araçları toplumda bir iletişim aracı olarak aldıklarını geri vermektedirler. Aynı zamanda hızlı, esnek, planlanmaları ve kontrolleri kolaydır.
Gönderen admin 0 yorum
HZ. NUH (S.A.)
1.Hz. Nuh hakkinda genel bilgiler
Nuh aleyhisselam, Idris aleyhisselam'dan sonra gelen peygamberdir. Peygamberlerin büyükleri olan ve kendilerine « Ülü'l-azm » (azm edilen) denilen alti peygamberden ikincisidir (Bu alti büyük peygamber sunlardir: Hz. Adem, Hz. Nuh, Hz. Ibrahim, Hz. Musa, Hz. Isa ve peygamberimiz Muhammed Mustafa (s.a.v.), M.K.) . Bunun nedeni kavminin Nuh tufani diye adlandirilan gazap ile cezalandirilmalarindandir.
2.Hz. Nuh'un hayati
Hz. Nuh, Idris aleyhisselamin göge cikarildiktan sonra azan insanlara peygamber olarak gönderildi. Insanlar putlara tapmaya basladi. Cenab-i Hak bunun icin Nuh aleyhisselami peygamber olarak gönderdi. O zaman 50 yasinda idi. Yillarca insanlari dine davet etti, putlara tapinmaktan sakindirdi ve Allahü Tealaya ibadet etmelerini söyledi. Ama Nuh aleyhisselama kendi oglu Yam yani Ken'an bile iman etmedi, hatta alaya alip iskence ettiler: « Andolsun ki Nuh'u elci olarak kavmine gönderdik. Dedi ki: Ey kavmim ! Allah'a kulluk edin, sizin ondan baska tanriniz yoktur. Dogrusu ben, üstünüze gelecek büyük bir günün azabindan korkuyorum » (A'raf, 59) . Nuh aleyhisselam insanlarin davetine icabet etmedikleri icin onlara beddua etti:« (Rabbim!) Sen de bu zalimlerin ancak saskinliklarini artir » (Nuh, 24) . Allahü Teala da bundan sonra Nuh aleyhisselam gemi yapmasini emretti: « Gözlerimizin önünde ve vahyimiz (emrimiz) uyarinca gemiyi yap ve zulmedenler hakkinda bana (bir sey) söyleme ! Onlar mutlaka bogulacaklardir ! » (Hud, 37) . Gemi bitince tufan oldu (denizler tasti ve her taraf su oldu). Nuh aleyhisselam sayisi 80 kisi kadar olan mü'minler ile 3 katli olan gemiye bindi. Nuh aleyhisselam gemiye her hayvandan birer cift aldi. Oglu Ken'an'i da gemiye almak istedi, ama o "Beni sudan koruyacak bir daga siginacagim" dedi, gemiye binmedi ve hemen bir dalga onu alip bogdu. Allah Teala da Nuh aleyhisselamin bu oglu hakkinda af dilemesine karsilik: « (...) Ey Nuh ! O asla senin ailenden degildir. Cünkü onun yaptigi kötü bir istir. O halde hakkinda bilgin olmayan bir seyi benden isteme.(...) » (Hud, 46) buyurdu. Sular daglari asti, insanlar ve hayvanlar telef oldu. 150 gün gectikten sonra Allahü Teala: « Yere suyunu cek; göge: ey gök sen de yagmurunu tut » buyurdu ve bunun üzerine yagmur durdu, sular cekildi. Gemi Irak'taki Cudi dagina oturdu. Hz. Nuh'a inanip kurtulan insanlar ac olduklari ve dagda yiyecek olmadigi icin Nuh aleyhisselamin emri üzerine ellerinde olan bütün yiyecekleri birlestirdiler ve böylece ilk defa Asure yemegini yaptilar. Insanlar Nuh aleyhisselamin 3 oglu Sam, Ham ve Yafes'ten türedigi icin Hz. Nuh'a ikinci Adem de denir. Nuh aleyhisselamin 1000 yasinda vefat ettigi söyleniyor, ama Kur'an-i Kerim'de : « Andolsun ki biz Nuh'u kavmine gönderdik de o 1000 yildan 50 yil eksik bir süre yanlarinda kaldi.(...) » (El-Ankebut, 14) geciyor. . Hz. Nuh gemicilerin ve marangozlarin piri sayilir, cünki bu isleri Allah'in ihsaniyla ilk defa o yapmistir.
3. Nuh suresi
Nuh suresi Mekke'de nazil olup 28 ayettir. Hatt-i Osman'a göre 71. suredir. Nuh aleyhisselamin kavmine gönderilisini ve Nuh tufanini anlattigi icin sureye bu ad verilmistir. Peygamberimiz (s.a.v)'de Hz. Nuh hakkinda: « Nuh (aleyhisselam) 'Bismillah' ve 'Elhamdülillah' demeden büyük olsun, kücük olsun herhangi bir is yapmazdi. Bu sebeple Allahü Teala onu 'Cok sükredici bir kul' olarak isimlendirdi » (Taberani; Ibn-i Cebir) buyurdu. Bediüzzaman Said Nursi de Nuh tufani hakkinda sunlari yazmistir: « Padisah-i bimisal, kavm-i Nuh'un mahvi icin semavat ve arza emir vermis. Vazifelerini yaptiktan sonra ferman ediyor: " Ey arz! Suyunu yut. Ey sema! Dur, isin bitti. Su cekildi. Dagin basinda me'mur-u Ilahinin cadir vazifesini gören gemisi kuruldu. Zalimler cezalarini buldular." Iste su uslubun ulviyetine bak. " Zemin ve gök iki muti' asker gibi emir dinler, itaat ederler " diyor. Iste su uslub isaret eder ki, insanin isyanindan kainat kiziyor. Semâvat ve arz hiddete geliyorlar. Ve su isaretle der ki: " Yer ve gök iki muti asker gibi emirlerine bakar bir Zata isyan edilmez, edilmemeli..." »
4.Hz. Nuh'un evladlarina vasiyeti
« Bunlardan (ilk) ikisini birakmayiniz, ikisini de hazer ediniz (yapmayiniz) 1. La ilahe illallah
2. Subhanallah vebi hamdihiy'dir
3. Gavurluktan (sakinin)
4. Kibir ('den sizi nehyederim) »
________________ oOo ________________
Faydalandigim eserler:
Kur'an-i Kerim ve aciklamali Türkce meali, Kral Fahd Matbaasi, Medine-Münevvere, 1992
Bediüzzaman Said Nursi, Sözler,, Sözler yayinevi, Istanbul, 1993
Medineli H.H.M. Osman Akfirat, Ilahi emirler, Istanbul, tarihsiz
Etiketler:
Gönderen admin 0 yorum
HZ. ADEM (S.A.)

Hz. Adem , yeryüzünde ilk insan ve ilk peygamber, bütün insanlarin babasi'dir.
Cesitli memleketlerden getirilen topraklari melekler su ile camur yapip, insan sekline koydular. Mekke ile Taif arasinda 40 yil yatip salsal oldu. Yani pismis gibi kurudu. Önce Muhammed aleyhisselamin nuru alnina kondu. Sonra Muharrem'in onuncu Cuma günü ruh verildi. Her seyin ismi ve faydasi kendisine bildirildi. Boyu ve yasi kesin olarak bildirilmedi. Allahü tealanin emri ile bütün melekler, Adem'e secde etti, ama Iblis (seytan) kibirlenip, bu emre karsi geldi ve secde etmedi : « Hani biz meleklere (ve cinlere): Adem'e secde edin , demistik. Iblis haric hepsi secde ettiler. O yüz cevirdi ve büyüklük tasladi, böylece kafirlerden oldu »(Bakara, 34) . Hz. Adem 40 yasinda Firdevs adindaki Cennet'e götürüldü. Cennet'de yahut daha önce Mekke disinda uyurken, sol kaburga kemiginden Hz. Havva yaratildi. Allahü teala onlari birbirine nikah etti. Yasak edilen agactan unutarak ve Iblis'in oyununa gelerek önce Havva, sonra Adem aleyhisselam yedikleri icin Cennetten cikarildilar. Adem aleyhisselam Hindistan'da Seylan (Ceylon) adasina, Havva ise Cidde'ye indirildi. 200 sene aglayip yalvardiktan sonra , tövbe ve dualari kabul olup, hacca gitmesi emr olundu: «Sonra Rabbi onu seckin kildi; tevbesini kabul etti ve dogru yola yöneltti »(Ta'ha, 122) . Arafat ovasinda Havva ile bulustu. Kabe'yi insaa etti.
Hz. Adem her sene hac yapardi. Arafat meydaninda veya baska meydanda , kiyamete kadar gelecek cocuklari belinden zerreler halinde cikarildi. «Ben sizin Rabbiniz degil miyim ?» diye soruldu. Hepsi «Evet » dedi. Sonra hepsi zerreler haline gelip, beline girdiler. Yahud belinden yalniz kendi cocuklari cikti. Sonra Sam'a geldiler. Burada cocuklari oldu. Neslinden 40.000 kisiyi gördü. 1500 yasinda iken cocuklarina peygamber oldu. Cocuklari cesitli dillerde konustu. Cebrail aleyhisselam 12 kere geldi. Oruc, her gün bir vakit namaz ve gusül abdesti emredildi. Kendisine kitap verilip, fizik, kimya, tip, eczacilik, matematik bilgileri ögretildi. Süryani, Ibrani ve Arabi diller ile kerpic üstüne cok kitap yazildi. Bir rivayete göre 2000 yasinda iken Cuma günü vefat etti. Hz.Havva 40 sene sonra vefat etti. Kabirlerinin Kudüs'de veya Mina da Mescid-i Hif'de veya Arafat'da oldugu rivayetleri vardir.
Habil ile Kabil
Habil ile Kabil Hz.Adem'in ogullarindan ikisidir. Habil'in Allah'a yaptigi kurban'in kabul edildigi ve kendi kurbanin Allah tarafindan kabul edilmedigi icin Kabil, Habil'i öldürür ve böylece dünyada ilk kâtil olma makamina mazhar olur. Sonra bir kargadan görüp Habil'i yerin altina gömdü. Allahü teala Kur'an-i Kerimde mealen buyuruyor ki : « Allah nezdinde Isa'nin durumu, Adem'in durumu gibidir. Allah onu topraktan yaratti. Sonra ona «OL !» dedi ve oluverdi »(Al-i Imran, 59) . Burada deginilen durum, Hz.Isa'nin ve Hz. Adem'in babasiz dünyaya gelmeleridir (M.K.). Peygamberimiz Muhammed (S.A.V.) Hz. Adem hakkinda : « Allahü teala Adem'i (aleyhisselam) yeryüzünün her tarafindan aldirdigi topraktan yaratti. Bu sebeple zürriyetinden siyah, beyaz, esmer, kirmizi renkte olanlar oldugu gibi, bazilari da bu renklerin arasindadir. Bazisi yumusak, bazisi sert, bazisi halis ve temiz oldu » (Hadis-i serif, Müsned-i Ahmed bin Hanbel) buyurmustur.

Hz. Adem 5 seyi ile bahtiyar olmustur:
1) Hatasini itiraf etmek
2) Pismanlik duymak
3) Nefsini kötülemek
4) Tevbeye devam etmek
5) Rahmetten ümidini kesmemek

Iblis de 5 seyden bedbaht olmustur:
1) Günahini ikrar (saklamadan söylemek) etmemek
2) Pismanlik duymamak
3) Kendini kötülememek
4) Kendini kötülemeyip azginligini Allahü Teala'ya nisbet etmek
5) Rahmetten ümidini kesmek
________________ oOo _________________
Faydalandigim Eserler:
Kur'an-i Kerim ve aciklamali Türkce Meali, Kral Fahd Matbaasi, Medine-Münevvere, 1992
Ibrahim Siddik Imamowlu, Büyük dini hikayeler, Osmanli yayinevi, Istanbul, 1980
Etiketler:
Gönderen admin 0 yorum
Hz. YA'KUB (a.s)
________________________________________
Kur'ân'da adi geçen peygamberlerden biri.
Ya'kûb (a.s)'in soyu, ishâk (a.s) vasitasiyle ibrahim (a.s)'a dayanmaktadir. O, ishak (a.s)'in ve ishak (a.s) da ibrahim (a.s)'in ogludur. Annesinin adi Refaka'dir. Kardesi Ays ile beraber, ikiz olarak dogmustur. Kardesinin ardindan dogdugu için ona Ya'kûb denmistir.
Ya'kûb (a.s)'in diger bir adi da israil'dir. Kardesi Ays'tan kaçarak dayisinin yanina giderken gündüzleri saklanmis ve geceleri yürümüstür. Bundan dolayi kendisine isrâil denmistir. Kelime olarak isrâil geceleyin (Allah'a) yürüyen demektir (et-Taberî, Tarih, Misir 1326, I,162 vd.).
Ya'kûb (a.s)'in dogumu ve peygamberligi daha önceden müjdelenmisti. Onun bu durumu Kur'ân'da söyle haber verilmistir:
Biz ona (ibrahim (a.s)'in hanimina) ishâk'i müjdeledik. ishâk'in ardindan da (torunu) Yaküb'u"(Hûd, 11/71).
Bu âyette ayni zamanda, Yakûb (a.s)'in yukarida sunulan soyu da dile getirilmistir.
Ya'kûb (a.s), önce dayisi Lebân'in büyük kizi Leyya ile ve ondan sonra ad küçük kizi Râhil ile evlenmistir. Leyya'dan Rabil, Yehuza, sem'ûn ve Lavi adindaki ogullari dogmustur. Râhil'den de Yûsuf ve Bünyamin dünyaya gelmistir. Ya'kflb (a.s)'in diger iki hanimindan alti oglu daha vardi. Toplam on iki erkek evlada sahipti (ibn Kuteybe, Kilabu'l-Meârif, Beyrut 1970,19; ibn Haldun, Tarih, Beyrut, 1971, I, 39).
Kur'ân'in birçok yerinde Ya'kûb (a.s)'in peygamberliginden ve çesitli faziletlerinden bahsedilmektedir. Onun peygamberligini dile getiren bazi âyetlerin meâli söyledir:
Nihayet (ibrahim) onlardan ve Allah'in disinda taptiklari seylerden uzaklasip bir tarafa çekildigi zaman, biz ona ishâk'i ve Ya'kub'u bagisladik ve her birini peygamber yaptik. Onlara rahmetimizden bagista bulunduk ve kendilerine güzel ve üstün bir san, söhret nasip ettik" (Meryem, 19/49, 50).
"Nûh'a ve ondan sonra gelen peygamberlere vahyettigimiz gibi, sona da vahyettik. Nitekim ibrahim'e, ismail'e, ishak'a, Yakub'a, torunlarina, isâ'ya, Eyyüb'e, Yûnus'a, Harun'a, Süleyman'a da vahyetmis ve Davud'a da Zebur'u vermistik" (en-Nisâ, 4/163).
Ya'kub (a.s)'in kuvvetli, basiretli ve halis (samimi) bir kisilige sahip oldugunu anlatan bazi âyetlerin meâli de söyledir:
Kuvvetli ve basiretli kullarimiz ibrahim'i, ishâk'i ve Ya'kûb'u da an. Biz onlari ahiret yurdunu düsünme özeligiyle temizleyip, kendimize hâlis kul yaptik" (Sâd, 38/45, 46).
O, diger peygamberler gibi Allah'in hidâyetine erdirilen ve güzel davranan yüce bir kisi idi. Kur'ân'da bu hususta söyle buyurulmaktadir:
"Biz ona (ibrahîm'e) ishâk'i ve ishâk'in oglu Ya'kûb'u da hediye ettik. Hepsine de dogru yolu gösterdik. Nitekim daha önce Nûh'a ve onun soyundan Dâvud'a, Süleyman'a, Eyyûb'e Yûsuf â Musa'ya ve Harûnâda yol göstermistik. Biz güzel davrananlara böyle karsilik veririz" (el-En'âm, 6/84)
Bir de Ya'kub (a.s) rüya tabir etmeyi de bilirdi. Yüce Allah Kur'ân-i Kerîm'de bu hususu söyle haber vermistir:
"Hani bir zaman Yûsuf babasina: Babacigim, ben (rüy'a) on bir yildiz, günesi ve ayi gördüm. Bunlari hepsinin bana secde ettiklerini gördüm, demisti. (Babasi Ya'kub ona söyle demsti): Yavrum, rü'yani kardeslerine anlatma, sonra sana bir tuzak kurarlar. Çünkü seytan, insana apaçik bir düsmandir! Böylece Rabb'in seni seçecek ve sana rü'yada görülen olaylarin yorumunu (veya Allah'in kitabinin ve peygamberlerin sünnetlerinin inceliklerini) ögretecek. Sana ve Ya'kûb soyuna nimetini tamlayacaktir. Nasil ki atalarin ibrahim'e, ve ishâk'a da nimetini tamamlamisti. süphesiz Rabb'in bilendir, hikmet sahibidir" (Yûsuf, 12/4, 5, 6).
Ya'kûb (a.s) bitmeyen tükenmeyen güzel bir sabra sahipti. O, sabriyla ve ümidiyle örnek bir peygamberdi. Kendisi, evlad acisi ve evlad ihanetiyle imtihan edildi. Kur'ân'da, onun hayati, Yûsuf (a.s)'in hayati ile iç içe anlatilmistir. Ya'kûb (a.s)'in gözlerinin kaybolmasina, saçlarinin agarmasina ve belinin bükülmesine sebep olan bu evlad imtihani ve onun örnek sabri, Kur'ân'da söyle haber verilmistir:
"(Ya'kûb kendisine hiyanet eden çocuklarina söyle dedi): Herhalde, nefisleriniz size bu isi süsleyerek sizi ona sürükledi. Artik bana güzelce sabretmek kaliyor. Belki de Allah, onlarin hepsini bana getirir. Çünkü O, bilendir, herseyi hikmetle (yerli yerince) yapandir. Ve yüzünü onlardan çevirdi de: "Ey Yûsuf üzerindeki tasam (gel, gel tam senin gelme zamanindir)! " dedi ve tasadan gözlerine ak düstü. (Acisini) yutkunuyor (açiga vurmamaya çalisiyordu). Dediler ki: "Vallahi sen, Yûsuf'u ana ana hasta olacaksin, yahut öleceksin!" (Ya'kûb aleyhisselâm onlara): "Ben üzüntü ve tasami yalniz Allah'a sikayet ederim ve Allah tan sizin bilmediginiz seyleri bilirim" dedi. (Ondan sonra söyle devam etti): "Ey ogullarim, gidin, Yûsuf'u ve kardesini arastirin. Allah'in rahmetinden ümit kesmeyin. Zira, kafir kavimden baskasi Allah'in rahmetinden ümit kesmez!" (Ya'kûb'un ogullari tekrar Misir'a Yûsuf'un yanina döndüklerinde dediler ki: "Ey vezir, bize ve çocuklarimiza darlik dokundu, degersiz bir bir sermaye ile geldik. Ama sen bizim için tam ölçü ver, bize tasadduk eyle. Çünkü Allah, tasadduk edenleri mükafatlandirir." (Yûsuf) dedi: "Sizler cahil iken, Yûsuf'a ve kardesine yaptiginiz(in kötülügünü) bildiniz mi (bundan tevbe ettiniz mi)?" "A, yoksa sen, sen Yûsuf' musun?" dediler. "Ben Yusuf'um, bu da kardesindir" dedi (ve söyle devam etti): "Allah bize lütfetti. (Bizi korudu, yüceltti). Kim (Allah'tan) korkar ve sabrederse, süphesiz Allah, iyilik edenlerin ecrini zayi etmez" "Vallahi, Allah seni bizden üstün kildi. Dogrusu biz suç islemistik! dediler (Yûsuf onlara): "Bu gün sizi kinama yok. Allah sizi bagislar. O, merhametlilerin merhametlisidir. simdi su gömlegimi götürün, babamin yüzüne koyun da gözü açilsin. Ve bütün ailenizle birlikte bana gelin" dedi. Kervan (Misir'dan) ayrilip yola koyulunca, babalari, (yaninda bulunanlara): "Eger bana bunak demezseniz, (inanin ki) ben Yûsuf'un kokusunu duyuyorum"dedi. "Vallahi sen hâlâ eski saskinligin içindesin" dediler. Müjdeci gelip de (Yûsuf'un gömlegini) (Ya'kûb)'un yüzüne koyunca, derhal (gözü açildi), görür oldu. "Size demedim mi ben, Allah'tan sizin bilmediginiz seyleri bilirim?" dedi. (Ogullari): "Ey babamiz, bizim için günahlarimizin bagislanmasini dile. Gerçekten biz günah isledik"dediler. (Ya'kub onlara): "Sizin için Rabb'ime istigfar edecegim. süphesiz O, bagislayan, esirgeyendir"dedi. (Hep beraber Misir'a hareket ettiler.) Nihâyet Yûsuf'un yanina vardiklarinda, (Yûsuf) ana-babasini kendisine çekip kucakladi ve: Âllah'in dilegiyle, güven içinde Misir'a girin!"dedi. Anasini babasini tahti üstüne çikardi ve hepsi onun için secdeye kapandilar (ona kavustuklari için Allah â sükür secdesi yaptilar veya onun önünde saygi ile egildiler. Yûsuf: "Babacigim, iste bu, önceden (gördügüm) rüyanin yorumudur. Rabb'im onu gerçek yapti. Bana iyilik etti. Zîra seytan, benimle kardeslerim arasina fitne soktuktan sonra, O, beni zindandan çikardi. Sizi de çölden getirdi. Gerçekten Rabb'im, diledigi seyi çok ince düzenler. O (her tedbiri) bilen, her seyi yerli yerince yapandir" dedi. "(Yûsuf, 12/83-100).
Bu âyetlerde de ifade edildigi gibi, Ya'kûb (a.s)'in çocuklari, neticede yaptiklarina pisman oldular. Babalarindan ve kardesleri Yûsuf (a.s)'dan özür dilediler. Babalari Ya'kûb (a.s) ve kardesleri Yusuf (a.s) onlari bagisladilar ve onlar için Allah'a yalvarip dua ettiler. Cebrâil (a.s), Ya'kûb (a.s)'a gelerek, çocuklari için yaptigi duasinin kabul edildigini ve çocuklarinin Allah tarafindan bagislandiklarini müjdeledi (es-Salebî, el-Arais, Misir 1951,140 vd.).
Yak'ub (a.s) da diger peygamberler gibi insanlari Allah'a inanmaya ve O'na ibadet etmeye çagirdi. Kendisi bu yolda fevkalade örnek bir hayat yasadi.
Kur'ân-i Kerîm'de bildirildigi gibi, Yakub (a.s), ibrâhim (a.s)'in yaptigi gibi, ruhunu teslim etmeden önce, çocuklarina vasiyette bulundu: "O zaman (Yâ'kûb), ogullarina; "Benden sonra neye kulluk edeceksiniz?" demisti. (Onlar da): "Senin Rabb'in ve atalarin ibrâhim, ismâil ve ishâk'in Rabb'i olan tek Allah'a kulluk edecegiz. Biz O'na teslim olanlariz" dediler" (el-Bakara, 2/133).
Etiketler:
Gönderen admin 0 yorum
H Z . YUSUF A.S.




Kurân'da adı geçen Beni İsrail peygamberlerinden biri.

Hz. Yûsuf Kurân'da adi geçen peygamberlerden birisi olup, Yakub Peygamberin oğludur. Nesebi Hz. İbrahim'e kadar varır (Kamil Miras, Tecrit Tercümesi, IX, 139).

Kur'ân-ı Kerîm'de kendi adını taşıyan bir sûre vardır. Tamamı 111 âyet olan bu sûrenin 98 âyeti (4-101) Hz. Yûsuf'tan bahseder. Bu âyetlerde anlatıldığına göre Hz. Yûsuf'un hayat hikâyesi özetle şöyledir:

Hz. Yûsuf'un on bir tane erkek kardeşi vardı. Yûsuf fevkalâde güzel ve son derece zekî idi. Babaları Hz. Yakub en çok Yûsuf'u seviyordu. Bu sevgiyi ağabeyleri kıskanıyorlardı.

Yûsuf (a.s) bir gece rüyasında on bir yıldızn, Güneş ve ayin kendisine secde ettiklerini gördü. Bu rüyayı babasına anlattı. Babası rüyanın, Hz. Yûsuf'un büyük bir adam olacağına işaret olduğunu anladı ve Yûsuf'a rüyasını ağabeylerine anlatmamasını tembihledi. Ancak, ağabeyleri bundan haberdar oldular ve Yûsuf'u öldürüp bir yere atmayı plânladılar. Babalarından izin alarak, gezip eğlenmek bahanesiyle Yûsuf'u alıp kırlara,götürdüler. Onu bir kuyuya attılar, gömleğini da kana bulayarak, "Yûsuf'u kurt kaptı" diye babalarına yalan söylediler.

Kuyunun yanından geçmekten olan bir kafile Yûsuf'u buldu ve köle olarak satmak üzere alıp, Mısır'a götürdüler. Orada az bir fiyatla onu Azîz (maliye bakanı)'e sattılar.

Azz'in hanımı Yûsuf'a göz koydu. Onu kendisiyle beraber olmaya çagırdı. Yûsuf (a.s) bunu kabul etmeyince, ona iftira edip kocasına şikayet etti ve hapse attırdı.

Hz. Yûsuf senelerce hapiste kaldı. Orada hükümdarın şerbetçisi ve aşçısı ile tanıştı. Onların gördükleri rüyaların yorumunu yaptı. Birisinin, kurtulup efendisinin hizmetine devam edeceğini, diğerinin ise öldüreceğini söyledi. Sonunda dediği çıktı. Hz. Yûsuf, kurtulana, kendisini efendisinin yanında anmasını istedi.

Hükümdar bir gece rüyasında yedi zayıf ineğin yedi semiz ineği yediğini ve yedi yeşil başakla yedi kuru başak gördü. Bu rüyanın yorumunu yaptırmak istedi. Hz. Yûsuf'un rüya yorumu yaptığını örgendi ve onu hapisten çıkarıp, rüyasını anlattı. Hz. Yûsuf, yedi sene bolluk olacağını, peşinden gelen yedi senenin ise kıtlıkla geçeceğini söyledi. Bunun üzerine hükümdar, Hz. Yûsuf'u maliye bakanlığına getirdi. Yûsuf (a.s) bolluk yıllarında bütün ambarları zahire ile doldurttu; kıtlık yılları gelince bu zahireyi halka dağıtmaya başladı. Ayni kıtlık, Hz. Yûsuf un babasının memleketi olan Ken'an diyarında da yaşandı.

Yûsuf (a.s)'un kardeşleri de zahire almak için iki kez Ken'an ilinden Mısır'a geldi. Sonunda Yûsuf (a.s) kardeşlerine kendini tanıttı ve onları affettiğini belirterek, "Bugün azarlanacak değilsiniz, Allah sizi bağışlar, o merhametlilerin merhametlisidir" (Yûsuf, 92) dedi. Yûsuf (a.s), babası, annesi ve kardeşlerinin tamamını Mısır'a davet etti.

Ailesi Mısır'a vardığında Yûsuf (a.s) anne ve babasını tahta oturttu; diğer on bir kardeşi ise Hz. Yûsuf'un önünde eğildiler. O zaman Yûsuf (a.s); "Babacığım, işte bu vaktiyle gördüğüm rüyanın çıkışıdır; Rabbim onu gerçekleştirdi. şeytan benimle kardeşlerimin arasını bozduktan sonra, beni hapisten çıkaran, sizi çölden getiren Rabbim, bana pek çok iyiliklerde bulundu. Doğrusu Rabbim, dilediğine lütufkârdır. O şüphesiz, bilendir, hâkimdir" (Yûsuf,100) dedi. Bu şekilde İsrail oğulları, Filistin'den Mısır'a gelip yerleşmiş oldu. Bir süre sonra Yakub (a.s) vefat etti. Yûsuf (a.s), Allah Teâlâ'ya söyle münacatta bulundu: "Rabbim, bana hükümdarlık verdin, rüyaların yorumunu öğrettin. Ey göklerin ve yerin yaratanı! Dünya ve âhirette koruyanım sensin! Benim canımı, Müslüman olarak al! Ve beni iyilere kat!" (Yûsuf, 101). Yûsuf (a.s)'un hayat hikayesi Kur'ânı Kerîm'de "Ahsenü'l-Kasas, Kıssaların en güzeli" ünvanını aldı. Pek çok olayları içeren bu hayat hikâyesi için Allah Teâlâ söyle buyurdu: Ândolsun ki, Yûsuf ve kardeşlerinin olayında, soranlara nice ibretler vardır" (Yûsuf, 7).

Yûsuf (a.s)'un defnedildiği yer, rivâyetlere göre, İbrahim (a.s)'in medfun bulunduğu Kudüs yakınlarında Halilü'r-Rahman kasabasındadır.
Etiketler:
Gönderen admin 0 yorum
Göstergeleri İnceleyen Bilim Dalı...
________________________________________

Mehmet Rifat
Yazko Çeviri.
1. Göstergebilimin genel bir tanımı.

İnsanların birbirleriyle anlaşmak için kullandıkları doğal diller (söz gelimi, Türkçe), davranışlar, görüntüler, trafik belirtkeleri, bir kentin uzamsal düzenlenişi, bir müzik yapıtı, bir resim, bir tiyatro gösterisi, bir film, reklam afişleri, moda, sağır-dilsiz abecesi, yazınsal yapıtlar, çeşitli bilim dilleri, tutkuların düzeni, bir ülkedeki ulaşım yollarının yapısı, kısacası bildirişim amacı taşısın taşımasın her anlamlı bütün çeşitli birimlerden oluşan bir dizgedir.

Gerçekleşme düzlemleri değişik olan bu dizgelerin birimleri de genelde, gösterge olarak adlandırılır. Yine çok genel olarak belirtecek olursak, anlamlı bütünleri, bir başka deyişle gösterge dizgelerini betimlemek, göstergelerin birbirleriyle kurdukları bağıntıları saptamak, anlamların eklemleniş biçimlerini bulmak, göstergeleri ve gösterge dizgelerini sınıflandırmak, dolayısıyla, insanla insan, insanla doğa arasındaki etkileşimi açıklamak, bu amaçla da bilgikuramsal, yöntembilimsel ve betimsel açıdan tümü kapsayıcı, tutarlı ve yalın bir kuram oluşturmak, göstergebilim diye adlandırılan bir bilim dalının alanına girer.

2. Göstergeler kuramının tarihçesi.

Bir başka şeyin yerini tutan, daha doğrusu, kendi dışında bir şey gösteren her çeşit biçim, nesne, olgu vb. gösterge diye adlandırılmaktadır. Bu kavram üstüne Eskiçağ’dan başlayarak çeşitli görüşler öne sürülmüş, bir göstergeler dizgesi olan dil üstüne çeşitli düşünceler ortaya atılmıştır. Stoacılar, gösterge üstüne düşünmüşler, özdeksel nesne, özdeksel simge ve anlamı birbirinden ayırt etmişlerdir. Ortaçağ’daki skolastik felsefe yapıtlarında da, anlamlama biçimleriyle ilgili önemli görüşler ileri sürülmüştür.

Göstergeler kuramı, XVII. ve XVIII. yy.larda, usçu ve deneyci felsefe dönemlerinde de gündeme getirildi. Genel bir dil ve anlam kuramının tasarlandığı bu dönemde J. Locke , Essay Concerning Humane Understanding ( İnsan Anlayışı Üstüne Bir Deneme) adlı yapıtında yer verir ve anlamına gelen «semeiotike» terimini kullanır.

Göstergeler kuramının Locke sonraki temsilcisi, Lambert ’dir. Lambert, Neues Organon (Yeni Organon) [1764] adlı yapıtının bir bölümünü, düşüncelerin ve nesnelerin gösterilmesiyle ilgili öğretiye (

Göstergeler öğretisi, Locke ve Lambert’in etkisiyle XIX. yy.da yeniden gündeme gelir: Özellikle, B. Bolzano’nun Wissenschaftslehre (Bilim Öğretisi) [1837] adlı yapıtıyla, E. Husserl ’in 1890’da yazdığı ama ancak 1970’te yayımlanan «Zur Logik der Zeichen "Semiotiik" («Göstergelerin Mantığı Üstüne [Göstergebilim] başlıklı incelemesi dilsel göstergelerle ilgili gözlemler içerir.

Göstergeler kuramının ilk dönemi olarak adlandırabileceğimiz bu çalışmalarda “semiotik” sözcüğüne rastlanmaktaysa da, genel göstergeler kuramından çok, bir dil kuramının, bir dil felsefesinin geliştirildiği görülür.

3.Çağdaş göstergebilimin öncüleri.
Göstergebilimin bir bilim dalına dönüşmesini sağlayan kişi Ch. S. Peirce ’tür. Peirce, bütün olguları kapsayan bir göstergeler kuramı tasarlamış ve mantıkla özdeşleştirdiği bu kurama «semiotic» adını vermiştir. Peirce’e göre, göstergebilim ( her çeşit bilimsel inceleme için bir başvuru çerçevesi oluşturan genel bir kuramdır, Peirce, tasarladığı bu göstergebilimi üçe ayırır:
1. salt dilbilgisi;
2. mantık;
3. salt sözbilim.

Göstergebilim kuramıyla ilgili yazılarını belli bir kitapta toplamamıştır Peirce Söz konusu yazılar, bilginin ölümünden yaklaşık yirmi yıl sonra Collected Papers (Bütün Yazılar) [1931-1958] adıyla yayımlanmaya başlamış ve Peirce’ün göstergebilim açısından değeri ancak bu yayınlardan sonra anlaşılmıştır. Yaklaşımının en belirgin özelliği, gösterge kavramı için önerdiği tanım ve sınıflandırma biçimidir. Göstergebilimsel olguların eksiksiz bir sınıflandırmasını yapmak isteyen Peirce, sonunda üçlüklere dayalı altmış altı sınıftan oluşan bir göstergeler dizelgesi oluştur. Peirce’ün önerdiği üçlükler arasında en önemlisi de görüntüsel gösterge, belirti, simge üçlüsüdür.

Bunları şu örneklerle açıklayabiliriz: Görüntüsel gösterge, belirttiği şeyi doğrudan doğruya canlandıran bir göstergedir (resim, fotoğraf); belirti, nesnesiyle kurduğu gerçek ilişki gereği, bu nesne tarafından belirlenen bir göstergedir (duman ateşin belirtisidir); simge, uzlaşmaya dayanan bir göstergedir (terazi, adaletin simgesidir).

Bu üçlü ayrıma dayanılarak yapılmış birçok göstergebilimsel araştırma vardır. Sözgelimi, reklamcılığı ele alan araştırmaların şu tür bir sınıflandırma yaptıklarını görürüz: 1. Bir ürünün reklami doğrudan doğruya görüntüsü verilerek yapılabilir; 2. Bir ürünün reklamı, çeşitli toplumsal ekinsel belirtiler aracılığıyla (dayanıklılık, ucuzluk, üstünlük, vb.) yapılabilir; 3. Bir ürünün reklamı, o ürün çeşitli simgeler gösterilerek yapılabilir.Pierce’ün getirdiği bir başka önemli ayrım da göstere , yorumlayan ve nesne üçlüsüdür.

Göstergebilimin Avrupa’daki öncüsü ise F. de Saussure ’dür. Saussure, soruna, bir felsefeci, bir mantıkçı olarak değil, bir dilbilimci olarak yaklaşır. Peirce, dil-dış gösterge dlzgelerinden kalkarak dilin bu dizgeler içindeki yerini saptarken, Saussure dilden kalkarak, başka göstergelerin işleyişini araştıracak bir bilim dalının kurulmasını öngörür. İlerde kurulmasını istediği ve toplum içindeki göstergelerin yaşamını inceleyecek olan bu bilim dalım da sémioloji terimiyle adlandırır. Saussure’e göre, göstergebilim, genel göstergeler bilimi olacak, doğal dillere özgü göstergeleri inceleyen dilbilim de göstergebilimin bir dalı durumuna gelecektir. Saussure dilbilimi göstergebilime bağlarken, göstergebilimi de toplumsal ruhbilimin, dolayısıyla genel ruhbilimin içine oturtur.

Peirce göstergebilimin temelini attığına inanırken, Saussure göstergebilimden, ilerde kurulacak bir dal diye söz eder.
4. Peirce ve Saussure’den sonraki ilk göstergebilimciler.

1930 yıllarında, mantıktan esinlenerek göstergebilimi geliştirmeye çalışanlar arasında Ch. W. Morris özel bir yer tutar. Gerçekten de Peirce’ün. R. Carnap’ın ve yeni-olgucu akımın etkisinde kalan Morris, Foundations of the Theory of Signs (Göstergeler Kuramının Temelleri) [1938] ve Signs, Language and Behaviour (Göstergeler, Dil ve Davranış) [1946] adlı yapıtlarında, bütün göstergelerin genel kuramını oluşturmaya çalışır’. Tasarladığı bu genel kuram içinde de üç bileşen ayırt eder:
1. sözdizim: Göstergelerin birleşim kurallarını araştırır;
2. anlambilim: Göstergelerin anlamını inceler;
3. edimbilim: Göstergelerin kaynağını, kullanılışını ve etkilerini davranış çerçevesi içi inceler.

Morris’e göre, göstergebilim bütün insan etkinliklerinin kavranmasını sağlayan bilimsel bir temeldir.

A.B.D.’de Morris, Peirce’ün görüşlerini geliştirirken, Avrupa’da da çeşitli kuramcılar bir yandan, Saussure’ün görüşlerinden, bir yandan da mantıktan esinlenerek göstergebilime katkıda bulunmaya çalışıyorlardı.

Saussure’ün düşüncelerinden kalkan Prag Dilbilim Okulu üyeleri, yazınsal ve sanatsal olgulara yaklaştılar. Bu arada J. Mukarovsky de sanatı göstergebilimsel bir olgu olarak ele aldı ve estetik işlev ile bildirişim işlevini tanımladı.

Öte yandan, L. Hjelmslev , Dil Kuramının Temel İlkeleri’ adlı yapıtının son bölümlerinde, doğal dil dışındaki gösterge dizgelerini ele alarak, mantıksal biçimselleştirmeye dayalı tutarlı bir gösterge kuramının temellerini oluşturdu. Hjelmslev’e göre, bütün gösterge alanlarını kucaklayan göstergebilimi konu dili (inceleme nesnesi) bilimsel olmayan bir üstdildir (bilimsel kavramlar bütünü). Ancak, bilimsel diller de göstergebilimin inceleme alanına girebilir: Bu durumda da, Hjelmslev’e göre, bir üstgöstergebilim söz konusudur.

Hjelmslev ayrıca, düzanlam ve yananlam kavramlarını, göstergenin iki değişik değeri olarak ortaya atar. Bilgine göre, herhangi bir sözce ilk anlamının dışında (düzanlam), daha başka anlamlar da taşıyabilir. Sözgelimi, bir konuşucunun sözleri, belli bir anlam taşırken (düzanlam), konuşma biçimi de hangi yöreden olduğunu gösterebilir (yan anlam).

Hjelmslev’in bir başka katkısı da, Saussure’ün kavramlarını yetkinleştirerek ortaya attığı anlatım ve içerik saptamasıdır. Hjelmslev, gösterge dizgelerine ilişkin olarak belirlediği bu iki düzeyi de kendi aralarında ikiye ayırır: Anlatımın tözü/anlatımın biçimi; içeriğin tözü/içeriğin biçimi.

Saussure’ün tasarısını geliştirmeyi amaçlayan bir başka dilbilimci de E. Buyssens ’tir. Buyssens, Les Langages et le discours (Diller ve Söylem) [1943] adlı yapıtında Saussure’ün temel kavramlarından esinlenerek, bildirişim amaçlı gösterge dizgelerini değerlendirmeye yönelik bazı kavram ve ayrılıklar saptar. Buyssens’e göre, göstergebilim, toplum yaşamı içindeki yalnızca istençli belirtileri (belirtkeler: Trafik belirtkeleri sözgelimi)
inceler.

Aynı dönemlerde, başka dilbilimciler de ( Sapir, Trubetskoy, Jakobson, Benveniste özellikle dilin başka gösterge dizgeleri içindeki yerini saptamaya yönelmişlerdir.
5. 1960 yıllarından sonraki bazı göstergebilimsel yaklaşımlar.

İkinci Dünya Savaşından sonraki yıllarda, insan bilimleri alanındaki yöntemlerin gelişmesi sonucu, göstergebilimsel etkinlikler hızlandı.

196O’ tan sonra da başta Fransa, A.B.D. ve S.S.C.B. olmak üzere gösterge bilimsel araştırmaların çeşitli ülkelere yayıldığı görüldü.

S.S.C.B.’de sibernetiğin, simgesel mantığın, matematiğin ve bildirişim kuramının etkisiyle şiir, .söylen, söylence vb. gibi anlamlı bütünler üstüne çalışmalar yapıldı ( J. Lothman ve Tartu Okulu).

ABD’de, insan ve hayvan davranışlarını betimleyen çalışmalara başlandı. Bu çalışmaların öncüsü de Th. A. Sebeok oldu. Başlıca görüşlerini Contributions of the Doctrine of Signs (Göstergeler Öğretisinin Katkıları) [1976] The Signs and its Masters (Gösterge ve Gösterge Ustaları)[1978] Semiotics (Göstergebilim) [1979] adlı yapıtlarında ortaya koyan Sebeok’a göre, göstergebilim tarihinin üç temel dayanağı dilbilim (Saussure), felsefe (Peirce) ve tıptır (Hippokrates).

Göstergebilimin, bildirişim işlevi ile anlatım işlevini incelediğini belirten Sebeok, bu bilimi çeşitli alanlara ayırır: İnsanlara ilişkin göstergelerin incelenmesi; bedene iliş kin sibernetik dizgelerin incelenmesi; hayvan bildirişiminin incelenmesi.

Öte yandan Fransa’da, bilgikuramsal ve yöntemsel açıdan birbirinden değişik yaklaşımların varlığı göze çarpar. Saussure-Buyssens-A. Martinet doğrultusunda yer alan G. Mounin, L.J. Prieto ve J. Martinet gibi araştırmacılar, bildirişim amaçlı dil-dışı gösterge dizgelerini betimlemeye yönelirler: Trafik belirtkeleri, mors ve sağır-dilsiz abecesi, bazı davranışlar, diyagramlar, denizcilerin kullandıkları belirtkeler vb. Bu gösterge dizgelerinin toplum içindeki bildirişimi sağlayan dizgeler olması nedeniyle, söz konusu araştırmacıların Saussure’ün tasarısını bir açıdan yerine getirdikleri söylenebilir. Ama, öte yandan, bu dizgelere ilişkin araştırmalar Saussure’ün tasarısındaki bir başka özelliği (göstergebilimin, dilbilimi de içine alan genel bir göstergeler bilimi olarak kurulması) yerine getirmekten uzaktır. Çünkü, bu araştırmacıların çalışmalarında göstergebilim dilbilimin bir eklentisi durumuna gelmiş , dil dışı gösterge dizgelerini dilbilimsel yöntemlerle betimleyen yardımcı bir uygulayım biçimini almıştır. Bildirişim göstergebilimi diye adlandırılan bu tür çalışmalar, çözümleyici bilimsel bir üstdil oluşturmak ve anlamları incelemek yerine, salt betimlemeyle, gösterge betimlemesiyle yetinmektedirler.

Göstergebilimsel araştırmaların gelişmesine katkıda bulunmuş bir başka Fransız yazarı da R. Barthes ’tır. Mythologies (Söylenler) [1957] Göstergebilim ilkeleri (1964) ve Systeme de la Mode (Moda Dizgesi) [1967] adlı yapıtlarında moda, mutfak, görüntü, vb. dizgeleri özellikle Saussure ve Hjelmslev’in görüşlerinden yararlanarak çözümlemeye girişen Barthes, sonradan yazar ve denemeci yanının ağır basması nedeniyle, göstergebilimden giderek uzaklaşmıştır. Barthes’ın göstergebilim açısından getirdiği önerilerin en ünlüsü, Saussure’ün tasarısını tersine çevirerek, göstergebilimin, dilbilim içinde yer aldığını söylemesidir. Barthes’a göre, insanların yararlandığı her gösterge dizgesi ancak dil aracılığıyla, dil desteğiyle gerçeklik kazanır. Bu nedenle de, Barthes, gösterge dizgelerini, salt dizgeleri inceleyerek değil, bu dizgelerden söz eden söylemleri inceleyerek değerlendirmektedir.

Günümüz(1980 li yıllar) göstergebilimcileri arasında J. Kristeva, U. Eco ve Ch. Metz de önemli bir yer tutar. Söylemleri, bireyin ruhsal özelliklerini göz önün de bulundurarak incelemeyi amaçlayan ve dili anlam üretimi ve dönüşü mü olarak ele almak isteyen Kristeva, göstergebilimi eleştirel bir bilim ya da bilimin eleştirisi olarak görür. Eco, göstergebilimi, ekinsel olguları gösterge dizgeleri olarak inceleyen bir bilim dalı biçiminde tanımlar. Metz ise sinema göstergebilimine yönelir.

6. A.J. Greimas ve Paris Göstergebilim Okulu.

Göstergebilim kuramcıları arasında A.J. Greimas ’ın apayrı bir yeri vardır; çünkü, göstergebilimi, kendi kendine yeten, gerçekten özerk, bir bilim düzeyine yükseltmiştir. İlk çalışmalarını sözcükbilim alanında başlatan, sonra anlambilime yönelen bilgin, l966’da yayımladığı Semantique structurale (Yapısal Anlambilim) adlı yapıtıyla, her çeşit anlamlama dizgelerinin incelemesini kapsayan genel bir anlambilim yöntemi oluşturdu. Bu açıdan, Greimas’ın genel anlambilim yöntemi, göstergebilim yöntemi demektir. Böylece, Greimas’ın doğrudan doğruya anlam sorunlarına yönelik bir ‘kuram oluşturduğu ortaya çıkar. Nitekim, Greimas, 1970’te Du Sens (Anlam Üstüne) adlı yapıtıyla göstergebilimin çeşitli kuramsal düzeylerini derinleştirir. Geliştirdiği yöntemi, çevresinde oluşturduğu araştırma topluluğuyla birlikte, yazınsal söylem, sözlü yazın, görüntü, müzik, masal, bilimsel söylem, uzamsal düzenleniş, tutkular, şiir, öğretim dili, dinsel söylem, hukuk dili, gibi değişik alanlara uygularken, kuramsal aygıtını da sürekli olarak geliştirir.

Bu arada, 1976’da yayımladığı iki yapıtla gerçek bir göstergebilimin, bir başka deyişle, bir anlamlama kuramının oluşturulduğunu kanıtlar: Maupassant ve Semiotique et Sciences sociales (Göstergebilim ve Toplumsal Bilimler).1979’da J. Oourtes ile birlikte yayımladığı Semiotique. Dictionnaire raisonnd de la th du langage (Göstergebilim. Dil Kuramının Açıklamalı Sözlüğü) adlı yapıtıyla, 1960 yıllarında tasarladığı göstergebilim kuramının tümükapsayıcı, tutarlı ve yalın bir aşamaya ulaştığını da kanıt-lar. Yine 198O’de E. Landowski ve başkalarıyla birlikte yayımladığı Introduction a analyse du dizcours en scıences socıales (Toplumsal Bilimlerdeki Söylem Çözümleme Giriş) adlı yapıtla da bilim dıllerini Inceleme aşamasını başlatır.

Greimas in çevresinde oluşturduğu araştırma topluluğu bugün Paris Göstergebilim Okulu diye de adlandırılmaktadır Bu topluluğun önde gelen araştırmacıları arasında özellikle şu kişileri sayabiliriz J.Cl. Coquet, J.Courtes E. Landowski, P. Fabbri, I. Darrautlt, M. Arrivé, J.-M. Floch,Cl. Zilberberg, F. Bastide, C. Chabrol vd.
Greimas’ın ve Paris Göstergebilim Okulu’nun amacı, ana çizgileriyle şöyle

Göstergebilimin, anlamlı bütünlere özgü anlamsal ayrılıkları, anlamsal eklemlenişi (anlamlamayı), bir üstdil aracılığıyla yeniden üreterek açıklamayı amaçlar. Bu amaçla, salt bildirişim dizgelerini ya da göstergeleri değil, anlamlı bütünleri (anlamlama dizgeleri) ele alır. Simgesel mantıktan, matematikten, budunbilim ve dilbilimden kaynaklanan bu anlamlama kuramının inceleme aygıtı çç aşamadan oluşur:
1. Betimsel dil;
2.Yöntembilimsel dil;
3. Bilgikuramsal dil.

Her üç aşamaya ilişkin, olarak da kavramsallaştırma ve mantıksal biçimselleştirme çabaları gerçekleştirilmiştir.

Paris Göstergebilim Okulunun son yıllarda çalışmaları insanların gerek edimlerıyle gerekse tutkularıyla birbirlerini etkileme düzenine yönelik olmuştur. İnsanlar arası ilişkilerde gerçek (doğru), yanlış, gizli, yalan gibi özellikler araştırılmış ve sınıflandırılmıştır. Ayrıca, yine son bir-kaç yıl içinde, istemek, bilmek, inanmak, yap yapmak, zorunda olmak gibi bireyler arası ilişkilerde önemli yer tutan ve kiplikler diye adlandırılan özelliklerin sınıflandırılmasına girişilmiştir.

Kısaca belirtmek gerekirse dilbilimde nasıl çeşitli akımlar varsa göstergebilimde de çeşitli akımlara rastlanmaktadır Bu akımlar arasında da söz konusu bilim dalını en üst aşamasına ulaştırmış kuram Greimas in öncülüğünde geliştirilmiş kuramdır.

ECBanner bloggping TurkeyRank.Com - Pagerank Servisi pagerankonline.de - Pagerank Anzeige ohne Toolbar On our way to 1,000,000 rss feeds - millionrss.com
Seo Memurvadisi Backlink Austausch ECBannerFree Automatic Backlinks Free Automatic Backlinks Free Automatic BacklinksFree Automatic Backlinks Free Automatic BacklinksFree Automatic Backlinks
Bu sitedeki yazılar telif hakkları göz önüne alınarak yayınlanmaktadır. Kaynak göstermeksizin Tamamı veya Bir Kısmının KOPYALANMASI YASAKTIR. yayınlanan bu makale ve eserlerin hak sahipleri herhangibir nedenle telif hakkı idda ederlerse ve bizce uygun görülmesi halinde (gerçeklik esası olması dahilinde) bize lütfen mail atsınlar (ozkan@mail.nu) en kısa sürede eserleriniz sitemizden kaldırlır. © 2008 www.odeveson.blogspot.com