******************************************************************************************************************************************
Bu Sitedeki Tüm Yazılar Ücretsizdir. Sadece Sizden İstediğimiz "Allah Bu Siteyi Hazırlayandan Razı Olsun" Amin... Demenizdir.
************************************************************************************************************************************ www.odeveson.blogspot.com adresindeki yazı ve makalelerin Kaynak göstermeksizin Tamamı veya Bir Kısmının KOPYALANMASI YASAKTIR.
7 Şubat 2009 Cumartesi Gönderen admin 0 yorum
On Yılın Anıları 1950-1960
Kitabın Adı On Yılın Anıları 1950-1960
Kitabın Yazarı Rıfkı Salim BURÇAK
Yayınevi ve Adresi Turhan Kitap Evi - Ankara
Basım Yılı 1998
KİTABIN ÖZETİ

Rıfkı Salim BURÇAK, 1913'te Erzurum'da doğmuş, ilk ve orta öğrenimini aynı şehirde yapmış, daha sonra Mülkiyeyi kazanarak üniversite eğitimini Ankara'da tamamlamıştır. Üniversite eğitimi sonrasında birçok arkadaşıyla birlikte aynı üniversitede öğretim üyeliği görevine geçmiş, uzun yıllar bu görevi sürdürmüştür. 1946'da çok partili rejime geçişle birlikte siyasi hayatında yeni bir dönem başlamıştır. 14 MAYIS 1950'de Demokrat Parti ERZURUM milletvekili seçilmiş, 27 MAYIS 1960 İhtilaline kadar milletvekilliği ve bakanlık yapmıştır.

Kitap, kısa bir yaşam öyküsünden sonra 1950-1960 arasında geçen siyasi olayları anlatmaktadır.

Yazar, kitabının giriş bölümünde ailesinin kimlerden olduğunu, hangi tarihte dünyaya geldiğini, öğrenimini hangi yıllarda nerelerde yaptığını, üniversite eğitimini, askerlik dönemini, öğretim üyeliğine başlamasını ve yurt dışı gezilerinde karşılaştığı ilginç olayları, eşiyle tanışmasını ve evliğini anlatmaktadır.

1950 yılında kendisine yapılan teklifi kabul etmek suretiyle politikaya girmiş ve memleketi olan Erzurum'dan Demokrat Parti milletvekili seçilmiştir. Milletvekili seçilmesiyle birlikte siyaset sahnesinde yer alan kişilerin özelliklerini ve siyasi partilerin görüşlerini farklı bir bakış açısından ele almaktadır.

Siyasi yaşamının başlangıcına ait anılarında, sağlam bir altyapıya ve birikime sahip olması ve sakin kişiliğiyle olaylara yaklaşımının parti içerisinde ön saflarda yer almasına, kısa bir süre sonra da bakan olmasını sağladığı anlatılmaktadır. Bakanlık yaptığı döneme ait anılarında özellikle ihtiyaç duyulan hukuki düzenlemelere önem verdiğini ve kanunlaştırma faaliyetlerinde bulunduğunu ifade etmektedir.

Bakanlıktan ayrılması ve parti idare kurulunda görev yaptığı dönemdeki olaylarda da sakin kişiliğinin ön plana çıktığı görülmekte, zamanın başbakanın hiddetlendiği durumları mantıklı düşünceleriyle yoluna koymasından anlaşılmaktadır.

Anılar başlangıçta yazarın kişiliğini ortaya koymaktadır. Özellikle bakanlık görevini sona erdirinceye kadar yapmış olduğu faaliyetleri anlatmaktadır. Ancak daha sonraki döneme ait anılarda tarafsız kalma çabası içindeki bir gözlemci tavrıyla olaylara bakışı ve değerlendirmeleri yer almaktadır. Bu dönem içinde hükümetin çalışması ve yapılan işler birtakım istatistiki bilgiler şeklinde sunulmaktadır. Yazara göre karşı cephe olarak görülen muhalefet partilerinin durumu ve davranışları, başbakan ve ana muhalefet partisi lideri arasındaki söz düelloları, eleştirel bir gözle anlatılmakta mantıki bir sonuca ulaşma çabası içinde hükümeti haklı çıkaracak değerlendirmeler yapılmaktadır.

On yıllık dönemin en sıkıntılı olduğu 1954 seçimleri ve sonrasında iki büyük partinin liderinin karşılıklı olarak siyasi tansiyonu yükseltmeleri, daha sonra da bir vesile ile düşürmeleri, liderlerin yapmış oldukları konuşmaların zabıtlardan olduğu gibi alınması suretiyle okuyucuya sunulmaktadır. Bunların sonunda yazarın değerlendirmeleri yer almaktadır. Yine aynı dönem içinde yer alan parti içi muhalefetin oluşması ve buna karşı alınan tedbirler geniş yer tutmaktadır. Günümüz siyasi yapısıyla mukayese açısından bu düşünce ve davranışlar önemlidir. Çok partili sisteme geçmekle demokratik yaşamı benimsemiş ve bu yolda mesafe almaya kararlı bir yapının kendi içerisinde demokrasiden uzak tutum ve davranışlara yönelmesi anlatılmasına rağmen bunun siyasi gelecek açısından insanların karamsar olmasına neden olacağı değerlendirmeler arasında yer almamaktadır.

Parti içi disiplinde demokratik yaklaşımdan uzaklaşmanın doğal bir sonucu olarak partiden kopmalar ve partilerin kurulması ve bunların siyasi yaşamdaki etkileri her bir parti için ayrı ayrı ele alınmış ve değerlendirilmiştir. İktidarda geçen süre içinde hükümetin yıpranması ve toplumsal baskının kendisini hissettirmesinin, aslında muhalefet partilerinin özellikle de ana muhalefet partisinin olumsuz propagandaları sonucunda olduğu, gerçekleşen olaylar işaret edilmek suretiyle izah edilmeye çalışılmaktadır. İç ve dış siyasette alınan yol, yazarın olumlu bakış açısından ele alınmakta ve bu konudaki başarılar övülmektedir. O dönemde ABD'nin dünyada süper güç olma politikası Türkiye gibi stratejik öneme sahip bir ülkeyle olan ilişkilerini sıcak tutmasını gerektirmektedir. Bu bakış açısından bakıldığında hangi iktidar olursa olsun böyle bir desteği geri çeviremeyecektir. Dış siyasette meydana gelen gelişmelerde Amerika Birleşik Devletleri'nin desteğinin alınmış olması, iktidarın başarısı olarak sunulmuş olduğu görülmektedir

Yazarın, hükümetin bir başarısı olarak överek anlattığı olaylardan biri de üniversitelere ilişkin yapılan düzenlemelerdir. Yapılan bu düzenlemelerle üniversitelerde öğretim üyeliği yapanların aktif siyasetle ilgilenmeleri engellenmektedir. Böyle bir düzenlemeye neden bu dönemde ihtiyaç duyulduğu hususuna pek girilmeden iktidarı eleştiren öğretim üyelerinin baskı altında tutulmak istendiği anlaşılmaktadır. Üniversitelerin özerkliğinin sağlanmaya çalışılmak istendiği ifade edilmesine rağmen, aslında siyasal çoğulculuk engellenmiştir. Zira bazı profesörlerin siyasi görüşlerinden hareketle üniversitelerden ayrılmaları gerekmiştir.

Türkiye'nin NATO'ya girmesi ve bunun arkasında yer alan hususlar da ilerleyen bölümlerde ele alınmıştır. NATO'ya girdikten sonra Sovyetler Birliği ile olan ilişkilerde de birtakım değişiklikler meydana gelmiş, özellikle Stalin tarafından açıkça yapılan toprak talepleri de bu gelişmeler sonucunda geri alınmıştır. Mısır'daki gergin durum nedeniyle İngiliz-Mısır ilişkilerinde Türkiye'nin oynadığı rol de bu bölümde ortaya konmaktadır.

İktidarla muhalefet arasındaki gergin durum seçimlerin yaklaşmasıyla daha da gergin hale gelmiştir. Muhalefetin büyük umutlarla beklediği, seçim sonuçlarının açıklanmasıyla hüsrana uğradığı, iktidarın da rahat bir nefes aldığı 1954 seçimlerine ilişkin istatistiki bilgiler verilmektedir. Seçimde büyük bir başarı elde eden DP yeni bir dönem için kolları sıvamış, yeni bir kabine ve yeni kanunlarla halkın kendine olan güvenine cevap vermeye çalışmıştır.

Seçimlerden sonraki dönemde liderlerin gerek mecliste, gerek basında yer alan konuşmalarında gerginliği yeniden tırmandırdıkları, zabıtlardan ve basından aynen alınmak suretiyle anlatılmaktadır. Bir süre sonra her iki liderin itidalli konuşmalarıyla gerginliğin yerini bir bahar havası almıştır. Yazarın ikinci bahar havası olarak belirttiği bu döneme ait konuşmalar da aynı şekilde okuyucuya sunulmaktadır.

İktidar-muhalefet arasında cereyan eden konuşmalar ve tartışmalar hiçbir zaman sürekli iyi veya sürekli kötü olmamış, mahalli seçimlerin yaklaşması nedeniyle iyi giden durum tersine dönmüştür. Bu gerginlik döneminde sadece liderlerin değil, partinin diğer mensuplarının da gerginliği tırmandıran konuşmalar yaptıkları görülmektedir.

Dönemin en önemli olaylarından birisi de şüphesiz 6-7 EYLÜL Olayları'dır. Selanik'te Atatürk'ün evinin yakınına konan bombanın patlaması, zaten gergin olan Türk-Yunan ilişkilerinin kopmasına neden olmuştur. Bununla birlikte İstanbul'da bir grubun Selanik'teki olayların provokasyonuyla gösteri yapması ve olay çıkarması hükümeti zor duruma düşürmüştür. Ancak bu olayların çıkarılmasında hükümetin parmağı olduğu şeklindeki iddialar yazar tarafından bazı deliller gösterilmek suretiyle çürütülmektedir. Olaylar sadece İstanbul'u sarsmamış, hükümette de birtakım değişikliklere neden olmuştur.

Yazar DP'nin iç çatışmalarını da açık bir şekilde ortaya koymaktadır. Yaptığı değerlendirmelerde objektif olduğu görülmektedir. Partinin gelişmesi ve hakim bir konuma gelmesiyle parti içinde lidere tâbi olma yerine parti içi muhalefetin arttığı yapılan değerlendirmelerden anlaşılmaktadır. Disiplinli parti yapısında olan DP, parti içi muhalefete tahammül gösterememiş ve partiden kopmalar yaşanmıştır. Yazarın ifadesiyle, bu kopmalar partiyi zayıflatmamış, aksine daha da güçlendirmiştir. Kopmalar sonucunda yeni partilerin kurulması kaçınılmazdır. Nitekim DP'den kopanların büyük bir kısmının yeni parti kurdukları, kalanların ise zaman içinde bu partilere katıldıkları ifade edilmektedir.

Parti içindeki bu huzursuzlukların ihtilale kadar da devam ettiği yazar tarafından geniş şekilde ele alınmaktadır. Bu yönüyle bakıldığında, Cumhuriyet döneminde kurulan her partinin yapısının aşağı yukarı aynı olduğu gerçeğinden hareketle her siyasi partinin kendisine önemli dersler çıkarması gereken değerlendirmeler bulunmaktadır.
İhtilalin ayak seslerinin duyulmaya başlandığı dönemde ihtilali engelleyecek tedbirlerin alınmaması, birçok olayın gerçekleşmesi ve nihayetinde ihtilalin yapılmasını farklı bir pencereden ele alan yazar, ihtilalin kendisinde bıraktığı olumsuz etkileri de geniş bir şekilde açıklamaktadır. İhtilal öncesi yaşananların iktidar tarafından neden iyi değerlendirilemediğini, iktidarda olmalarına rağmen bazı bakan ve milletvekillerinin askerlerle olan ilişkilerini eleştirel bir gözle ortaya koymaktadır. İhtilalden sonrasını ise tam bir kabus olarak açıklamakta, çok büyük haksızlıklara uğranıldığını, davranışların insani olmaktan uzak olduğunu, bunun da DP için eziyet anlamına geldiğini açıkça ifade etmektedir.

Kitabın tamamı ele alındığında, uzun bir ömrün küçük bir kısmı olmasına rağmen 1950-1960 yılları arasında geçen on yılın çok önemli olaylarını yaşamış olmanın verdiği yorgunluk kendini göstermektedir. Kendi bakış açısından on yıllık dönemi okuyucuya sunmaya çalışırken zaman zaman objektif değerlendirmeler yapıldığı da görülmektedir. Zira kendisi de bu on yılın sonunda birçok acıya göğüs germek zorunda kalmıştır. Kitabın, taraflı tarafsız yazılıp yazılmadığına bakılmadan, o döneme ait çok az eser bulunması nedeniyle, yakın tarih konusuna ilgi duyanların mutlaka okuması gereken bir eser olduğu değerlendirilmektedir.
Gönderen admin 0 yorum
Türk Kadınının Dünü Ve Bugünü
Kitabın Adı Türk Kadınının Dünü Ve Bugünü
Kitabın Yazarı Prof.Dr. Emel DOĞRAMACI
Yayınevi ve Adresi Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Ankara
Basım Yılı 1997
KİTABIN ÖZETİ

Prof. Dr. Emel Doğramacı kitabının sunuş bölümünde şunları belirtmektedir:

"Ülkemizde, özellikle seksen ve doksanlı yıllarda oldukça fazla düzeyde ele alınan kadın-erkek ikilemi ve öncelikle kadın sorunları konusu, bugün artık çağdaş düzeyde kadının toplumda aldığı ve alabileceği roller üzerinde yoğunlaşmaktadır.
Bu amaçla "Türkiye'de Kadının Dünü ve Bugünü" adlı kitabımın üçüncü basımımda, Türkiye'de kadının tarihsel süreç içindeki yeri ile birlikte, günümüzdeki durumu ve geleceği yönünden elde edilen son bilgileri ve istatistiksel verileri ilave ederek işlemeyi uygun buldum. Buradaki gerekçem, kadının dünya perspektifindeki gelişme ve uygulamalarının hızlı ve gerçekçi olmasındandır.
Bu eserde, günümüz siyasal ve sosyal hayatın gündeminde oldukça kendinden söz ettiren laiklik ilkesi ile birlikte, çağdaşlık, modern kadın olgusu ve bunların bir sentezini ayrı bir bölüm olarak bulacaksınız."

1995'ten bu yana Doğu Akdeniz Üniversitesi'nde görev yapan Prof. Dr. Emel DOĞRAMACI'nın "Türkiye'de Kadının Dünü ve Bugünü" adlı kitabı altı bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde Türk kadın haklarının tarihsel gelişimi üzerinde duran yazar, bu bölümde tarihsel süreç içinde Türk kadının farklılıklar gösteren konumuyla ilgili ayrıntılara yer vermektedir. 1923'te Cumhuriyet'in ilanı ile başlayan, 1926 yılında şeriatın ortadan kalkmasından sonra yeni Medeni Kanun'un kabulü ile devam eden ve 1935'e, Türk kadınının "erkeğin sosyal yaşamının her alanındaki görevlerine yardım edip her şeyi yapabileceği" fikrinin kabulüne dek bu süreç incelenmektedir. İkinci bölümde kadının Osmanlı Devleti'ndeki genel görümü üzerinde duran yazar, Osmanlı Devletindeki hükümdarların ve devlet adamlarının eğitime çok önem verdiklerini, medrese öğrenimi yapısını, Padişah kızlarına sarayda kuma yazma öğretildiği, Kız Teknik okullarının 19.yy'da açılması, kız öğrenciler için ilk üniversitenin 12 Eylül 1914'te "İnas Darü'l-Fünun" adıyla açılması gibi detayların üzerinde durmaktadır. Yazar üçüncü bölümde Türk Edebiyatı'nda kadının nasıl işlendiği üzeride durmaktadır. Namık Kemal, Hüseyin Rahmi Gürpınar, Halide Edip Adıvar ve Ziya Gökalp gibi yazarların çeşitli eserlerinden örneklerle bu ayrıntılar anlatılmaktadır.
Prof. Dr. Emel DOĞRAMACI kitabının dördüncü bölümünü Cumhuriyet dönemindeki Türk kadınını anlatmaya ayırmıştır. Bu bölümde kadının teokratik Osmanlı toplumunda kadının toplumsal yaşamda bir yeri ve değerinin olmadığı, kadına modern Türk toplumunda değer verilmeye Atatürk ilke ve inkılaplarıyla başlanıldığı, kadının medeni durumu ile ilgili istatistiksel bilgiler, 1922 yılında Büyük Önder Atatürk'ün Bursa Öğretmenler birliğine yaptığı konuşma, 1926 yılında tüm okulların kapılarının kız öğrencilere açılışı, yükseköğretim kurumlarına kayıt olan kız öğrenci sayılarında Cumhuriyetten günümüze devam eden artış, yaygın eğitimde kadının yeri, 1981-84, 1985-86, 1986-87 yılları arasında Okuma yazma kampanyası, çıraklık ve yetişkin eğitimi kursuna katılan kadınların yaş ortalamasıyla ilgili istatistiksel bilgiler, halk eğitim kurslarına katılanların eğitim düzeylerine göre dağılımı ile bilgiler verilmektedir. Buna ilave olarak, kadının ekonomik hayata katılımı konusunda Cumhuriyet dönemine kadar kadının eğitim ve öğretim imkanlarının kısıtlı olması, kadının ev dışında çalışmasının aile yaşamını bozacağı gibi yanlış inançlar yüzünden meslek sahibi olma, ekonomik hayata aktif katılımları ve her iki cinsin eşit şartlarda rekabet edebilmelerinin imkansız olması üzerinde durulmuştur. Cumhuriyet döneminde sosyal hayata katılan kadınların öncelikle öğretmenlik mesleğinde olmalarına dikkat çekilmektedir. Bu arada kadın öğretmen sayısı ile ilgili istatistiksel bilgiler verilmektedir. Tarım, endüstri ve hizmet sektöründe çalışan kadın işgücü ile ilgili bilgiler üzerinde durulmaktadır. Kitabının beşinci bölümünde Prof. Dr. E. DOĞRAMACI laiklik ve çağdaş Türk kadınının doğuşu, kadına her alanda erkekle eşit şekilde öğrenim görme imkanı tanınması, Atatürk'ün bundaki büyük rolü üzerinde ayrıntılı bir şekilde durmaktadır. Kitabın son bölümünü Atatürk'ün Türk kadını ile ilgili görüşlerine ayırmış olan yazar, büyük önderin bu konuda söylediği sözler ve yaptığı konuşmaları derlemiş ve 1. Atatürk'e göre kadının anlamı, 2. Türk kadının yeri ve görevi, 3. Milli mücadelede Türk kadını, 4. Kadın hukukunda inkılap ihtiyacı, 5. Türk kadınına seçme ve seçilme hakkı tanınması, 6. Kadın kıyafetinde inkılap, 7. Türk kadınının bilgi sahibi olması, 8. Türk kadını ve dünya barışı, 9. Türk kadını ve fazilet unsuru, 10. Türk kadını ve güzellik, 11. Eğitimin önemi ve milli eğitim, 12. Milli mücadele ve Türk milleti, 13. Kültür Ordusu, 14. İnkılabın tarifi, 15. Türk devriminin kısa ifadesi, 16. İnkılaplar ve plebisit, 17. Laiklik hakkında konu başlıkları altında sıralamıştır
Gönderen admin 0 yorum
Ada
KİTABIN ADI Ada KİTABIN YAZARI Aldous HUXLEY ÇEVİREN Seriha AKAY YAYINEVİ VE ADRESİ Yol Yayınları 1983 Ayrıntı Yayınları 1999 KİTABIN YAYIM MAKSADI Yazarın ömrü boyu arayış içerisinde olduğu iç huzuru Zen Budiziminde nasıl buluduğunu ütopik bir tarzda anlatmak amacıyla yayınlanmış bir kitap. KİTABIN ÖZETİ :
Kitabın kahramanı Will Farnaby gazetecilik yapan aynı zamanda işi dolaysıyla dolaştığı yerlerde patronunun işlerini de takip eden birisidir. Patronu petrolden bankacılığa gazete patronluğuna kadar uzanan geniş bir şirketler topluluğu yönetmektedir.
Will Farnaby karısıyla birkaç yıllık evlidir ve evliliklerinin ilk aylarından beri karısını aldatmaktadır. Mutlu olmadığını anlar ve karısını terk etmeye karar verir. Bu durumu karısı öğrenince arabasına atlar ve evi terk eder. Dikkati dağılan ve aşırı sürat yapan kadın kaza yapar ölür. Bu durumda karısının araba kullanmasına izin verdiği için suçluluk hisseder.
Will Farnaby geçirdiği deniz kazası sonucu kendini bitkin bir halde Pala adında bir adanın kıyılarında bulur. Küçük bir kız tarafından kurtarılır, ilk meditasyonla bu kız sayesinde tanışır, bu ada özgün bir yönetime, özgün geleneklere sahip, Zen Budizmine inanılan, teklenojinin henüz istila etmediği, ordusu olmayan, barış içerisinde yaşayan, tropikal bir adadır. Will gördüğü bu ilk meditasyonla (Metafiziğin) ve doğu mistiğinin büyüsüne kapılır.
Pala’ da; kızlara ve erkeklere küçük yaşlardan itibaren özgürlük tanınır, aralarında ilişkiler kurmalarına karışılmaz hatta, kadınlarla kadınların, erkeklerle erkeklerin aralarındaki ilişkiler yadırganmaz, seksin her türü doğal ve varoluşun bir sonucu olarak görülür, çiftler arasında sahiplenme yoktur. Evlilik vardır fakat çocuklar KEEK denen bir yapı içerisinde bir çok anne babaya sahip olurlar bu yapıda 20-30 aile bulunur, her yaştan çiftler çocuklara annelik babalık yaparlar, onlara göre çocuklar kısır bir döngü içerisinde değil, bir çok değişik insanla tanışarak, onlardan yeni şeyler öğrenerek bir çok anne babaya sığınarak büyürler.
Pala’ da; Budizmin bir kolu olan ve kuzey Budizminin büyük kurtuluş yolu Budizmin farklılaşmış ve gelişmiş biçimi olarak kabul edilen
“Mahayana” ya inanılır. Kuzey Budizminin özelliği yaşamın içerisinde insanın kendinde mirvanaya ulaştığı inancıdır. Fakat Pala’daki budizm aynı zamanda “Tantra” denilen hinduizim bir koluda mahayanayla birlikte iç içe yaşanmaktadır. Tantraya göre tutkulardan kurtulmanın doğru ve en kestirme yolu isteklere karşı koymak yerine istekleri doygunlaştırmak olduğunu savunur. Bu doktirinde cinsel imgeler önemli yer tutar. İki doktirinin birleştirilmesiyle yoga metotlar geliştiren halk maithuna denilen yoga türüyle, hipnotizmayla doğum kontrolü bazı hastalıkların tedavisi zihinsel temizlenme sağlarlar. Onlara göre yoga insanların zihnini temizler ve tanrıyı akıllarıyla sevmelerine yardım eder.
Will deniz kıyısında bulunduktan sonra hastaneye kaldırılır, burada palanın renkli simalarıyla tanışır. Bir aydın olan doktorla, gelini Sulisa ile tanışır Sulisa dul bir kadındır. Kocasını kaybedeli birkaç ay olmuştur ve henüz yalnızlığa alışamamaştır. Benzer durumları Will ile aralarında bir yakınlaşma doğurur. Raca ve annesi ile üniversiteli aydın bir genç ve sevgilisi hemşire ile Albayla konsolosta tanışır. Sulisa’ dan meditasyon dersleri almaya başlar. Meditasyonu bir aracı olarak kullanan makşa ilacını tanır, görsel ve işitsel sanrılar, uza duyum, uzagörüm, para pisikolojik tepki gösterilmeyen tepkilerin ön mistik gülünçlükten uzak tam bir mistik yaşam deneyimi olan meditasyonel uyuşturucu sayesinde meditasyonun bir sürü değişik şekliyle tanışır öğrenir. Aradığı iç huzuru burada bu insanlardan öğrendikleriyle bulur. Tün doğmaların, tüm görüşleri, medeniyeti red eder. bunların olayı nasıl yok ettiğine şahit olur. Ömür boyu aradığı aşkı seksi Sulisa’ da bulur. Maitrea budayı (geleceği söylenen kurtarıcı buda) beklemeye başlar. Bunları yaşarken aynı zamanda kısa bir süre sonra palanı yönetimine sahip olacak 18 yaşına bir kaç gün kalan racanın hayellerinin Pala’nın geleceğini nasıl karartacağını tropikal bir adanın sahip olduğu petrol kaynaklarının bu adanın nasıl sonunu hazırladığına dış dünyanın petrol uğruna Pala üzerinde oynadıkları oyunlara genç Raca’nın teklonoji ile nasıl kandırıldığını silahlanmaya kısacası Pala’nın dış dünyadan nasıl etkilendiğini şahit olur.
Will Farnaby mutluluğun teklonoji kentleşme silahlanma para tarafından nasıl yok edildiğini görür. İnsanın kendi kendi ile nasıl barışacağını öğrenir iç huzuru öğrenir.
Etiketler:
Gönderen admin 0 yorum
Hoşçakal Büyükanne
Kitabın yazarı, kitaba konu olan Danina Petroskova’nın tek çocuğu olan kızının evliliği sonucu dünyaya gelen Danielle Steele’dir.

Danielle Steele Amerika’da dünyaya gelmiştir. Annesi 44 yaşında gözlerini kapamış, kalp hastası 65 yaşındaki babası annesinin ölümünden bir yıl sonra annesinin en iyi arkadaşı ile evlenmiştir. Danielle Steele evli, 3 çocuk annesi, mutlu bir ev hanımıdır. Yazar kitaba konu olan büyükannesi Danina Petroskova’nın hayatını yazmaya, 90 yaşında hayata veda eden bu kadından kendisine kalan tek hatıra olan bir kutuyu alması ve onun ölümünden 10 gün sonra açmasıyla başlar.

Kitabın ön sözünde, hemen hemen hepimizin hiç aldırmadığı ve hatta varlığını bile yadsıdığı bir gerçek yüzümüze vurulur, o da hayatımızda yerleri olan insanların, hayatlarının bizim onlara verdiğimiz yer kadar olduğunu zannetmemiz, daha doğrusu öyle olduğunu düşünmek istememiz hatasıdır. Yazar, büyükanne Dan’i ölünceye kadar çok güzel balalayka çalabilen, bir o kadar da güzel şarkı söyleyebilen, oyun kağıtlarıyla birçok numaralar yapabilen ve enfes kurabiyeler pişirebilen yaşlı bir kadın olarak düşünür ve kendisinin görmediği, kendisine anlatılmayan bir hayatı olduğunu aklından bile geçirmez. Oysa büyükanne Dan, okuduğu mektuplardaki o ünlü prima Danina Petroskova’nın ta kendisidir; hayatı zorluk, hırs, sanat ve bale dolu, Rus Devrimini yaşamış, unutulmaz aşkı tatmış o zarafet abidesi, güzeller güzeli Danina’dır.

Kitap Danina Petroskova’nın hayatını; ilginç ve çarpıcı yönleriyle okuyucuya en yalın haliyle sunan ve bir çırpıda bitirilebilecek bir kitaptır. Bu özette kitapta anlatılan olayların önemli olanlarını birkaç satıra sığdırmaya çalışarak bu şahsiyetin hayatını ana hatlarıyla aktarmaya çalışılmaktadır.

Danina Petroskova, 1895 yılında Moskova’da doğmuştur. 4 ağabeyi vardır. Annesini henüz 5 yaşındayken tifodan kaybeder. Bir Rus askeri olan babası kızının bakımı için bir bakıcı tutar. Ama bu ancak 2 yıl sürer ve buna kesin bir çözüm bulma arayışına giren babası sonunda kızını onun hayatında bir dönüm noktası olan St. Petersburg’daki bale okuluna vermeye kara verir. Okulun müdiresi Madam Markova adında sert, disiplinli, hayatını baleye adamış yalnız bir kadındır. Danina kısa sürede okula, arkadaşlarına ve baleye ısınır. Hatta ilerleyen yıllarda bale onun tek yaşama sevinci ve coşku kaynağı haline gelmiş, hayatında başka hiçbir şeye yer bırakmayacak şekilde hayatını doldurmuştur. Bunda Madam Markova’nın payı da büyüktür, çünkü o da hayatını baleye adamış, hayatına başka hiçbir şeyi sokmamış bir insandır; o derece ki bale ile arasına herhangi bir şeyin girmesinin, bu aşk da olabilir, bir balerinin bale hayatının sonu olduğuna inanır ve bütün öğrencilerine her zaman bunu aşılamaya, daha doğrusu kabul ettirmeye çalışır.

Danina henüz 14 yaşındayken Coppelia isimli oyunla öğrenci olmaktan çıkmış ve ekibin bir üyesi olmuştur. Baleye yatkınlığı ve tekniği ile vücudunun muhteşem uyumu başta hocası olmak üzere bütün seyredenleri hayran etmektedir. İlerleyen yıllarda Uyuyan Güzel ve Leylak Perisi’nde oynar. 17 yaşına geldiğinde tam bir balerin olmuş ve Kuğu Gölü’nde oynamıştır. Bu oyundaki performansı Çariçe ve kızlarını da etkilemiş ve hayran bırakmıştır. Çariçenin isteği üzerine Danina 1914 yılı Nisanında 19 yaşındayken, Çar’ın kış sarayında özel bir gösteri yapar. Bun Çar’ın Peterhorf’taki villasında dans etmesi teklifi takip eder. Bu davetle Çar ve ailesiyle tanışma fırsatını yakalayan Danina, Çar ailesinin bütün fertlerince sevgi ve yakınlıkla karşılanır. Bu aileyle aralarında sevgi bağı o davette filizlenmeye başlamıştır. Özellikle Çarın 9 yaşındaki küçük oğlunun Danina’ya olan hayranlığı ve sevgisi herkes tarafından bilinmektedir.

1 Ağustos 1914’de Almanya Rusya’ya savaş ilan eder. Bu savaş kimsenin sonunu bilmediği, Rusya’ya çok pahalıya mal olacak sonuçlar getirecek ve Danina’dan pekçok şeyi alıp götürecektir. Savaşın başlamasıyla Danina’nın hayatında değişen tek şey babasının ve ağabeylerinin cepheye gidişidir.

1914’ü 1915’e bağlayan Noel arifesinde Danina yine her zamanki günlük 14 saate varan antrenmanında bayılır. Bu ilk kez olmaktadır. Haftalarca kendine gelmeden yatar, kimsenin elinden bir şey gelmemektedir. Sonunda Madam Markova Çar’dan yardım istemeye karar verir. Çar ve ailesinin ona olan sevgisini bilmektedir. Çar hemen saray doktorlarından Nikolai Obrajensky’i gönderir. Doktorun da yapabileceği pek bir şey yoktur, Danina’nın rahatsızlığı Rusya’yı kasıp kavuran, zatürreeye çeviren bir grip türü olan enfluenzadır. Yapabilecekleri tek şey dua etmek ve sürekli olarak Danina’nın vücut ısısını düşürmek için ıslak bezle silmektir. Danina kendisine gelene kadar doktor onun yanından ayrılmaz. Kendisine geldiğinde ise doktor saraydaki işinin başına döner. Danina için bu hastalık balenin sonu anlamına gelmektedir. Hayati tehlikeyi atlatmış fakat vücudu çok yıpranmıştır. O eski Dania olmak hiç de kolay olmayacaktı.

Bir gün Çar’dan Danina’nın tedavisi için saraya gelmesi yönünde bir davet gelir. Bu mutluluk ve onur verici bir davettir. Fakat Danina öyle düşünmez; uzaklara, arkadaşlarından ayrı yeni bir yere gitmek onu korkutmaktadır. Zorla ikna edilebilir ve tedavisinin daha iyi yapılabilmesi için saraya götürülür. Bu tedavi süreci yaklaşık 4 ay sürecek ve sarayın doktoru Nikolai ile aralarında bir yakınlaşmanın, aşkın filizlerini vereceği bir dönem olacaktır. Doktor bir İngiliz ile evli, iki çocuk babası, asil ve Çar ailesi tarafından sevilen ve değer verilen biridir. Ne yazık ki mutsuz bir evliliği vardır. Mutluluğu Danina’nın o tertemiz yüreğinde bulmuş, sonu olmayan bir yolculuğa hem kendisini, hem de Danina’yı dahil etmiştir. Bu yasak aşk Danina’nın baleye olan tutkusunu azaltmıştır. Fakat sarayda geçirilen o aylar hem Danina’nın hem de Nikolai’ın hayatlarındaki en güzel günler olarak kalacaktır. Danina tamamen iyileşmeye başladığında, ayrılık zamanının yakın olduğunu her ikisi de anlar ve bir çare aramaya başlarlar. Vardıkları karar Nikolai’ın karısından ayrılması ve Danina ile evlenmesidir. Bu oluncaya kadar Danina bütün gerçeği herkesten, özellikle hocasından saklayacak ve dansa devam edecek, zamanı geldiğinde de ayrılacaktır.

Okula döndüğünde hiçbir şeyin eskisi gibi olmadığını görür. Eskisi gibi dans edememekte, kollarına ve bacaklarına söz geçirememektedir. Bunu hocası da fark eder, fakat sebebinin fiziksel değil ruhsal olduğunu anlamıştır ve sürekli olarak Danina’nın üstüne gelmeye ve onu, kim olduğunu bilmediği o erkekten uzaklaştırmaya çalışmakta, hayatı Danina için çekilmez bir hale sokmaktadır. Yine bu sıralarda ağabeylerinden birinin ölüm haberi ile yıkılır Danina. Nikolai da karısını İngiltere’ye dönmeye ve kendisinden ayrılmaya ikna edemez. Karısı Nikolai’ın ilişkisini öğrenmiş ve bunu Nikolai’ı sevdiğinden değil fakat bir gurur meselesi haline getirmiş olduğundan dolayı kabul etmemektedir. Hayat her ikisi için de çekilmez ve içinden çıkılmaz bir hal alır.

Danina, saraydan dönüşünün üstünden daha iki ay geçmeden yine rahatsızlanır ve yataklara düşer; gene onun yardımına koşan Nikolai olur. Muayene sonucu Danina’nın hamile olduğunu fark eder. Bunu kimseye sezdirmez ve yalnızca Danina’ya söyler. Şimdi de hayatlarına zamansız bir çocuk girmiş, işler iyice çığırından çıkmaya başlamıştır. Her ikisi de bu durumda ne yapacaklarını bilemez, çaresizce çabalamaya başlarlar. Nikolai, Danina’ya kendisinin bir çözüm bulacağını söyler ve saraydaki görevine döner. Çar’ın küçük oğlu da hasta olduğundan saraydan ayrılması epey güçleşmiştir. Danina da duruma kendince çözümler aramaktadır. Bir arkadaşının bu zamansız çocuğu aldırmak yönündeki teklifi aklını çeler ve şehrin kuytu bir köşesinde, pisliğin hüküm sürdüğü bir yerde, bunu herkesten gizlice yapar. Kendisine yardımcı olan gerçek bir doktor değildir pek tabi hayat garantisi de veremez. Danina müdahalenin akşamı fenalaşır ve ölümle yine yüz yüze gelir. Bu sefer öleceğine kesin inanmıştır ve bunun en iyi çözüm olacağını düşünmektedir. Her zaman olduğu gibi yardımına ilk koşan Nikolai olur, durumu anlayınca artık kesin bir çözüm bulmak gerektiğine kanaat getirir.

Bütün bu olup bitenden Çar’ın ve Çariçe’nin haberdar olamaması da imkansızdır; fakat onlar olay bir skandala dönüşmediği sürece bu iki şahane insanın hayatlarını korumaya ve engellememeye kararlıydılar, nitekim de öyle yaparlar. Bu olaylar gelişirken savaş bütün hızıyla devam etmektedir ve Danina diğer kardeşlerinin ölüm haberlerini de alır ve büsbütün yıkılır. Kendisini toparlaması uzun zaman alır. Bu arda hala Madam Markova’nın ısrarlarına rağmen hayatının mutluluk fırsatı olan Nikolai’dan vazgeçmemekte, fakat baleye de daha bir kuvvetlice sarılmaktadır. Öyle ki ilerleyen günlerde Danina eski Danina’dan daha iyi dans eder hale gelmiş, yine prima olmuştur. Madam Markova da Nikolai ile görüşmelerinde onları eskisi kadar mutlu görmediğinden ayrılmalarının yakın olduğunu hisseder ve Danina’nın üstüne daha fazla gitmez; oysa yanılmaktadır.

Savaş bütün hızıyla devam ederken Danina ve Nikolai Çar’ın davetleriyle buluşur, mutlu birkaç hafta geçirdikten sonra tekrar dayanılmaz hayatlarına geri dönerler. Bir de Rusya’da 1917 başlarında devrim söylentileri başlamıştır, ki bu herkesi rahatsız etmektedir. Nikolai durumun ciddiyetini anlamış ve kesin kararını vermiştir. Beraber Nikolai’ın Amerika Vermont’daki kuzeninin yanına kaçacak ve kendilerine yeni bir hayat kuracaklardır. Bunun için Nikolai kendi üstüne düşeni yapmaya hazırdır. Konuyu Danina’ya açtığında, Danina her zamanki çocuksu tavrıyla bunu korkuyla karşılamış ve karşı çıkmıştır.

Bütün sevdiklerini ve baleyi nasıl bırakıp dünyanın öbür ucuna bir adamla evlenmek için gidecektir? Danina direttikçe Nikolai durumun vahametini açıklamaya ve onu ikna etmeye çalışır. Söylentiler çığ gibi büyümeye, artık devrim kelimesi sokaklarda dolaşmaya başlamıştır. Bu yakında olacak devrimin ayak sesleridir. Danina da bunun farkına varmıştır ama hala istememekte, baleye ve dansa devam ederek başka bir çıkış yolu düşünmektedir. Danina konuyu babasına açtığında babası da kızının Rusya’yı terk etmesinin iyi olacağını söyler.

Bu sıralarda Danina yine bir prova esnasında amansızca düşüp ayak bileğini kırar ve bale hayatı o an biter. Artık onu oraya bağlayan hiçbir şey kalmamıştır ve gitmeyi kabul eder. Bu sırada beklenen devrim gerçekleşmiş, Çar ve ailesi gözlem altına alınmış, saraya bütün giriş çıkışlar durdurulmuştur. Nikolai bir yolunu bulup Danina’yı görmeye gelebilmiş ve ona gidecekleri geminin biletini almasını söylemiştir. Nikolai Çar’ın ailesine olan minnet borcunu bu zor dönemde yanlarında kalarak, onlar Çar’ın İngiltere’deki kuzenine gönderilinceye kadar refakat ederek ödemek istemektedir. Danina biletleri alıp beklemeye koyulur. Günler geçer ve Çar’ın ailesinin durumu netleşmediğinden gidişleri sürekli ertelenir. Bu sırada Danina babasının ve son ağabeyinin de öldüğü haberi ile yıkılır. Bir gün Nikolai gelip ona Amerika’ya yalnız gitmesini, kendisinin Çar’ın ailesiyle Sibirya’ya gideceğini, onları oraya bırakıp geri dönüp arkasından Amerika’ya geleceğini söyler ve söylediğini de yapar. Danina ile geçirdiği birkaç günden sonra onu gemi ile uğurlar ve saraya geri döner.

Danina Vermont’da Nikolai’ın kuzeninin yanına yerleşmesinden sonra iki hafta geçmiştir ki Çar’ın ve ailesinin ve tabii ki Nikolai’ın da idam edildiği haberini alır. Aradan geçen 11 aydan sonra Nikolai’ın kuzeniyle evlenir ve hayata yeniden başlar.
Gönderen admin 0 yorum
Huzur
KİTABIN ADI: HUZUR
KİTABIN YAZARI: AHMET HAMDİ TANPINAR
YAYIN EVİ VE ADRESİ: DERÃÂ�AH YAYINLARI
BASIM YILI: 1949

1.KİTABIN KONUSU:

Mümtaz’ın Nuran’a olan aşkının öyküsü.

2.KİTABIN ÖZETİ:

Mümtaz ve Suat'ın Nuran'a olan aşklarıdır öykünün merkezi. Mümtaz ve Nuran birbirini sevmekte ve evlenmeyi tasarlamaktadırlar. Ümitsizliğe düşen Suat ise kendini asarak intihar eder. Bu trajedi nedeni ile Nuran'dan ayrılan Mümtaz'ın iç dünyası yıkılmıştır. Radyoda II.Dünya savaşının başladığı haberi verildiği sırada, Suat'ın hayalini gören Mümtaz merdiven başına yıkılır (bazı edebiyat incelemecileri, sonda Mümtaz'ın öldüğü biçiminde yorumlar yapmış olsalar da, Tanpınar'ın metninde ölüm telaffuz edilmiyor).

Mümtaz, Beyazıt Sahaflar Çarşısında, salaş dükkanlarda, bit pazarında, Çekmece'de balıkçı muhitinde ve kır kahvelerinde dolaştırırken, İstanbul'un bir kronikçisi, İstanbul'da eski zamanın donup kaldığı ve biriktiği köşelerin bir tasvircisi oluyor romanda. Huzur'un sonraki bölümlerinde Boğaz'a, zengin bir eve, sanki başka bir dünyaya geçiyoruz. Pırıl pırıl görünen modern semtte önceleri çok mutlu olan Mümtaz, giderek bu çevrede yaşayan insanlardan kaynaklanan olayların sonucunda yıkılır. Geçilmemesi gereken bir sınırı çiğnemiştir o!

Her yeni tecrübe gibi şahsîdir, her yeni tecrübe gibi ilktir. Mümtaz, bindiği bir Ada vapurunda Nuran’a rastlamış ve “Tehlikeli denecek derecede zengin, her ihtimale gebe, her mânasında velûd bir kadınlık hayatı(nın), bakımsız bir tarla gibi sırf kendisini işleyecek erkeğin yokluğundan yarı hülyâ, yarı verimsizliğin bütün sebeplerini kendisinde gören bir aşağılık duygusu içinde akıp gittiğini” farketmiştir. Bu tesbitin arkası kendiliğinden gelecek ve zalim bir çocukluğun ara sokaklarından geçerek kendisini İhsan’ın kollarına atan Mümtaz, fikrî zeminini sağlamlaştırmış bir insan olarak duygusal arka planını inşa etmeye soyunacaktır: “O madem ki artık benim için herşeydir, o halde bütün kâinatımla ona taşınmalıyım.” der.


3.KİTABIN ANA FİKRİ:

Her aşkın bir ızdırap ve çilesi bazen insana mutluluk bazen de mutsuzluk verir.


4.KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEÃÂ�ERLENDİRİLMESİ:

Dört bölümden oluşan kitabın her bölümü, öykünün dört kahramanının, İhsan, Nuran, Suat ve Mümtaz'ın adlarıyla verilir. Ancak, romanın ana karakteri Mümtaz'dır. Yazar, diğer üç
karakteri de Mümtaz'la olan ilişkileri çerçevesinde tanıtır bize. Birinci dönem Türk romanında mekan Doğu-Batı değerlerini temsil etmek bakımından bir anlam taşıyor ve kent ikiye ayrılıyordu. İstanbul tarafının mahalleleri Osmanlı-İslam geleneklerinin, göreneklerinin değerlerinin yaşadığı semtlerdi. Beyoğlu tarafı ise kentin Batılılaşmış öteki yarısıydı. Oturulan mekan olarak konak ve apartman Doğu-Batı karşıtlığının simgesiydi. İlk dönem yazarları arasında, Doğu-Batı karşıtlığı ve kimlik sorununu, İstanbul'un farklı semtlerini karşı karşı getirerek işlemektedir.


5.KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER:

Kitap okuyucuyu aşırı şekilde etkilememekte ve okurken insanı çok sıkmakta,bunalmaktadır.


6.KİTABIN YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ:

Ahmet Hamdi Tanpınar, 1901 İstanbul doğumlu. Babasının işi gereği, ilkokuldan liseye kadar Andolu'nun çeşitli şehirlerinde sürdürdü eğitmini. İstanbul Darülfünun Edebiyat bölümününden 1923'de mezun olduktan sonra Erzurum, Konya ve Ankara'da edebiyat öğretmenliği yaptı. İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi'nde dersler veren Tanpınar, İÜ Edebiyat Bölümü Tanzimat Edebiyatı kürsüsünde proesörlüğe seçildi. 1942-1946 yılları arasında Maraş milletvekili olduktan sonra yeniden eğitim hizmetine döndü, 1949 yılında İÜ Edebiyat Bölümü Yeni Türk Edebiyatı profesörlüğüne getirildi. 1962 yılında kalp rahatsızlığı sonucu ölen Ahmet Hamdi, çok sayıda şiir, hikaye, roman ve deneme yazmıştı.
1949 tarihinde basılan "Huzur", Ahmet Hamdi Tanpınar'ın en tanınmış romanıdır.
Etiketler:
Gönderen admin 0 yorum
Balkan Savaşı
Kitabın Adı Balkan Savaşı
Kitabın Yazarı İbrahim ARTUÇ
Yayınevi ve Adresi Kastaş A.Ş., İstanbul
Basım Yılı 1998
KİTABIN ÖZETİ

(E) Kur.Alb. İbrahim ARTUÇ tarafından hazırlanan bu kitapta, hepimizin "Balkan Savaşı" denince "O yarayı açma" dediğimiz ve neredeyse her Türk ocağından bir can alan "Balkan Bozgununun" öyküsü, bir ay gibi kısa bir sürede tüm Rumeli'mizi kaybedişimizin nedenleri ile aynı zamanda Rumeli'nden ana vatana göç eden Türklerin yazgıları, ders almamız açısından, belgelere dayalı olarak ortaya konulmaktadır.

Kitapta öncelikle; yirminci yüzyılın başlarında, yani 1910'larda, bir ayağı Adriyatik Denizinde, bir ayağı Yemen'de, bir eli GİRİT'te, diğeri Basra Körfezinde olan, üç kıtaya yayılmış Osmanlı İmparatorluğu'nun içinde bulunduğu zorluklar vurgulanmaktadır. İmparatorluğu oluşturan değişik milletler, değişik dinlerden kurulu toplumlar, bağımsızlık istiyorlardı. Devlete karşı silahlı ayaklanmalara girişiyorlardı. Traplusgarp nedeniyle İtalyanlarla savaşırken Arnavutluk isyanı, o bitmeden Arabistan'da İmam Yahya ayaklanması, arkasından Makedonya Bulgar gizli ihtilal komitelerinin faaliyetleri yoğunlaşmaya başlıyordu. Yüzyıllardır beraber yaşayan, Bulgar'ı, Sırb'ı, Yunan'ı, Arnavut'u ve Türk'ü birbirine girmeye başlamıştı.

Bunlara karşılık Osmanlı yönetimi, otoritesini ve güvenilirliğini kaybetmiş, 1908 de kurulan mecliste, 60 Arap, 25 Arnavut, 23 Rum, 12 Ermeni, 5 Yahudi, 4 Bulgar, 3 Sırp, 1 Ulah olmak üzere toplam 133 çeşitli milletlere mensup milletvekili ve 127 de Türk milletvekili bulunuyordu. Bu durum yönetime olumlu katkı sağlayamıyorlardı. Meşrutiyet aleyhtarı faaliyetler yoğunlaşıyordu. Şeriat taraftarları, 13 NİSAN 1909 da (eski tarihle 31 Martta) ayaklanarak hükümeti düşürüyor ve yeni hükümeti kuruyorlardı. "İttihat ve Terakki Cemiyeti", zor elde edilen meşrutiyet yönetimini tekrar tesis etmek maksadıyla, Selanik'te bulunan bir Tümen gücünde "Harekat Ordusu" ile İstanbul'a intikal ediyor, ayaklanmayı bastırıyorlar ve yönetimi tekrar kontrol altına alıyorlardı. Yani Osmanlı devletini saran alev çemberi yavaş yavaş daralırken, içerde de iktidar mücadeleleri nedeniyle otorite boşluğu, bu ateşi daha da körüklemekteydi.

Yüzyıllar süren Osmanlı egemenliğinden daha dün kurtulup, ayrı devletlerini kuran küçük Balkan milletleri, yalnız başlarına Osmanlı Devleti ile başa çıkamayacakları bilinciyle ve Rusya'nın da desteğiyle kendi aralarında gizli gizli anlaşarak "Hasta Adamın" ölümünü hızlandırmayı amaçlıyorlardı.

Balkan Devletleri birbirleriyle anlaşırken, Babıâli gözleri görmeyen, kulakları duymayan bir ama gibi, beliren tehdidin farkına varamıyorlardı. Dışİşleri Bakanı Noradunkyan "Bulgar Devletinin Osmanlı Devleti'ne saldırmayacaklarına dair, Yüce Meclise teminat veririm" diyor. Başbakan Sait Paşa "Balkan Hükümetleriyle ilişkilerimiz en iyi şekilde yürümektedir" ifadesini kullanıyor ve Yunanistan Kralı Venizelos ve Rus Dışişleri Bakanı Sazanof'a övgüler yağdırıyordu. Avrupa'da Le Tamps gazetesi, Bulgar-Sırp gizli anlaşmalarını kamuoyuna duyuruyordu. Fakat Osmanlı yönetiminin hale büyüyen tehdidin farkına varamayarak, eğitimli ve son tertip 120 bin yedek Nizamiye ve Redif askeri terhis ediyor, bu yetmezmiş gibi Genelkurmay Başkanı Ahmet İzzet Paşa komutasında 35 taburluk usta erlerden oluşan hatırı sayılır bir kuvveti, Yemen isyanını bastırmak için uzaklara gönderiliyordu. Babıâli Hükümeti; yaklaşan kış nedeniyle artık savaş tehlikesinin atlatıldığını düşündüğü 30 Eylül 1912 tarihinde, Balkanlıların birbiri peşine seferberlik ilan ettiklerini hayretle öğreniyordu. Artık saç kesilmiş, kel görülmüştü. Osmanlı Hükümetimde seferberlik ilan ediyor ancak Balkan devletlerini kışkırtmamak ve barışçı niyetini göstermek için seferberliğin sadece Rumeli ve Batı Anadolu'da uygulanmasına karar veriyordu. Oysa Balkanlılar 4 ay önceden gizli anlaşmalarını yapmış ve savaş hazırlıklarını olanca güçleriyle tamamlamışlardı. Nihayet Balkanlardaki ateşi, 2 Ekim 1912'de Karadağ tutuşturuyordu.

Babıâli'nin ayakları yavaş yavaş suya değiyordu. Büyük devletler engel oluyorlar, Balkanlılar Osmanlıya saldırmaya korkuyorlar, "Kış yaklaştı böyle bir mevsimde savaş olmaz" savlarının, bir yanılgıdan başka bir şey olmadığı ortaya çıkıyordu.

Yunanlılar "Megalo İdea"'yı, Bulgarlar dokuzuncu yüzyılda kurdukları "Büyük Bulgaristan'ı", Sırplar on dördüncü yüzyılda kurdukları "Sırp İmparatorluğu'nu", Karadağlılar ise güneye doğru büyüme isteklerini gerçekleştirmek için doğan fırsatı değerlendirme heves ve arzusuna kapılıyorlardı.

Osmanlı Hükümeti, daha seferberliğini tamamlamadan 16 Ekim 1912 sabahı İstanbul'daki Bulgar ve Sırp Maslahatgüzarlığına verilen bir nota ile Bulgaristan ve Sırbistan'a harp ilan ediyor, Yunanistan'ı harbin dışında tutmak manevrasıyla, bu ülkeye savaş ilan etmiyordu.

Evet, Osmanlı Hükümeti 16 Ekim 1912'de harp ilan etmekte, ancak ordusunun son tertip 120 Askerini terhis etmiş, 35 taburunu başında Gnkur. Bşk. olmak üzere Yemen'e göndermiş, İtalyanların İzmir'e çıkarma ihtimaline karşı Balkanlardaki kuvvetlerinin bir kısmını İzmir'e intikal ettirmiş, seferberliğini tamamlayamamış, silahlı kuvvetlerini bir salgın hastalık gibi saran "Mektepli", "Alaylı", "Redif", "Zadegan", "Kurmay" subay çekişmelerini giderememiş, ordunun silah ve teçhizattaki eksikliklerini tamamlayamamış, yeterli eğitim ve tatbikat yaptırılamamıştı. Bu şartlarda Osmanlı Silahlı Kuvvetleri Balkanlarda, Doğu Ordusu ve Batı Ordusu halinde tertiplenmişti. Her iki ordu da sefer mevcudunun çok altında muharebeye gireceklerdi. (Doğu Ordusunun sefer kadrosu 478.848, mevcudu 115.000, Batı Ordusunun sefer kadrosu 418.899, mevcudu 188.000 dir.)

2. Doğu Cephesi :

Başkomutan Vekili Nazım Paşa başta olmak üzere, bir kısım bakanların katılımıyla, Bulgar ordusunun seferberlik ve yığınaklanmasına vakit bırakmadan hemen taarruza geçilmesine karar verildi. Oysa ki Bulgar Ordusuher türlü hazırlığını tamamlamıştı. Hazırlığını bitiremeyen ise Osmanlı Ordusuydu. Bulgarlar 18 Ekim 1912'de birinci ve ikinci Bulgar Ordu'ları Edirne doğrultusunda hududu geçerek, Üçüncü Ordu ise Istranca Dağları'nı aşmak üzere ileri harekata başlamışlardı. 22 Ekim 1912'de Türk Doğu Ordusu da 1,2 ve 4ncü Kor. ile Kırıkkale istikametinde kuzeye, 3ncü Kor ile Bulgar ordusunu kuşatmak maksadıyla, batı istikametinde taarruza başlamışlardı. 23 Ekim 1912 sabahı, öncü birliklerin arasında savaşın başladığı anda, 3ncü Kor. bölgesinde Afyon Redif Tümeni askerleri paniğe kapılıyor ve kaçmaya başlıyorlardı. Bu durum geriden gelen Nizamiye birliklerini de etkiliyor, birliklerin büyük kısmı düzensiz olarak daha muharebeye başlamadan çekilmeye başlıyordu. Diğer Kor. bölgelerinde de gelişmelerin pek iç açıcı olmadığını değerlendiren Ordu Komutanı Lüleburgaz hattına çekilme emrini veriyordu. Bulgarlar kuşkularını giderdikten sonra, Türklerin yerini öğrenmek maksadıyla keşif birlikleri ileri harekata başlamıştı.

Bu arada Başkomutan Vekili Nazım Paşa ile Doğu Ordu K.nı arasında yeni savunma hattının Lüleburgaz mı olsun, Çorlu doğusu mu olsun tartışması yaşanmış ve tahkimat için kaybedilen üç günden sonra Lüleburgaz'da savunmaya karar verilmiş ve iki ordu halinde tertiplenilmişti. 28 Ekim-2 Kasım 1912 tarihleri arasında icra edilen muharebelerde, kuzeyde Türklerin, güneyde Bulgarların harekatı gelişmişti. Güneydeki Birinci Ordu'nun Birinci Kor. bölgesindeki Uşak Redif Tümeni'nin bozgun halinde çekilmeye başlaması nedeniyle, Birinci Ordu Komutanı, kuzeydeki 2 nci Ordu'nun Pınarhisar istikametindeki gelişen taarruzlarından habersiz olarak geri çekilme emri veriyordu. Başkomutan Vekili Nazım Paşa'da durum değerlendirerek, 2 nci Ordu'nun kuşatılmasını önlemek maksadıyla, her iki ordunun da Çatalca hattına çekilmesini emrediyordu. Ordu çekilme harekatı icra etmiyor, korkunç bir sel gibi geriye doğru kaçıyordu.

Başkomutan Vekili Nazım Paşa, tüm Çatalca Ordusunun emir komutasını alıyor ve cepheden çekilenler ile Anadolu'dan gelenleri yeniden teşkilatlandırarak, bu hatta tertipliyordu. Artık bu son şans idi. Ya İstanbul düşecek, ya İstanbul kurtulacaktı.

Bulgarlar, 17 Kasım 1912 tarihinde tekrar taarruza başlanmıştı. Ancak bu defa karşılarında, toprağa tırnaklarıyla yapışmış, her ne olursa olsun buradan geri çekilmeyeceğine inanmış Türk ordusunu karşısında bulmuştu. 3 Aralık 1912'ye kadar iki tarafta, karşılıklı mücadeleyle birlikte kolera ve dizanteri salgınıyla uğraşmışlar ve bu tarihte ateşkes imzalamışlardı.

3. Batı Cephesi :

Seferberliğin ilanından sonra Batı Ordusu K.lığına atanan Ali Rıza Paşa 8 Ekim 1912 tarihinde Selanik'e ulaştığında, Karadağ'ın harp ilanı ile karşılaşmıştı. Türk Batı Ordusu büyük kısmıyla Kocana, Kumanova, Üsküp, Manastır bölgelerinde yığınak yapmış, kalan kısmı tali cephelere dağılmış durumdaydı. Plan gereği önce Sırp kuvvetlerine taarruz edilecek onlar ezilecek, müteakiben Yunan kuvvetleri üzerine yürünecekti. 8 Ekim 1912'de başlayan Karadağ Ordusunun taarruzları amacına kavuşmamış, verdiği ağır kayıplar nedeniyle çok güçsüz duruma düşmüştü. 18 Ekim 1912 tarihinde Sırp orduları ileri harekata başladılar. Muharebe, 22 Ekim 1912'de Osmanlı Batı Vardar Ordusunun taarruzlarıyla başladı. Sırplar başlangıçta büyük kayıp verdiler. Türk ordusunun taarruzlarının başarıya ulaştığı bir sırada, 23/24 Ekim 1912 gecesi Redif'lerin yağmur nedeniyle ayrıldıkları mevzilerin kapatılamaması nedeniyle, "Kumanova Muharebesi" yenilgiyle sonuçlandı. Geri çekilen Türk birlikleri Üsküp-Köprülü hattında savunmaya geçti, burada da tutunamayınca Kırçaova-Manastır hattına çekilindi. 16-18 Ekim 1912 tarihlerinde icra edilen "Manastır Muharebesi'nde" de yenilen Batı Ordusu Arnavutluk dağlarına doğru çekildi. Bu arada Sırp-Bulgar karma ordusunda Selanik istikametinde ileri harekatına devam ediyordu.

Tesalya bölgesine yığınak yapan Yunan Ordusu, 18 Ekim 1912'de sınırı geçmişti. "Yenice Muharebeleri'nde" yenilen Osmanlı kuvvetleri Selanik bölgesine çekilmişti. Vardar kıyısında savunmayı göze alamayan, Hasan Tahsin Paşa 40.000 kişiye yaklaşan kuvveti ve bütün silah, araç ve gereçlerini 9 Kasım 1912'de Yunanlılara teslim ediyordu. Öte yandan Epir cephesinde, Yanya Kolordusu başarıyla harekatı icra etmiş ancak 6 aya yakın mücadeleden sonra son kurşununu da atıp ve son lokmasını da tüketip 6 Mart 1913'de teslim olmuştu. Rumeli'de son silah seslerinin duyulduğu İşkodra'da 27 Nisan 1913 günü sabahı teslim olmuştu.

Süleyman Paşa'nın liderliğinde 1354'de iki sal dolusu bir avuç kahramanla Gelibolu kıyılarında başlayan Avrupa'daki Türk yayılması, Viyana'ya kadar ulaştıktan sonra, yine başladığı yere dönmüş oluyordu. 558 yıl süren bu hakimiyet artık son buluyordu. Ancak İttihat ve Terakki'nin ileri gelenleri bunu kabullenemeyerek, 23 Ocak 1913 tarihinde "Babıâli Baskını" ile yönetimi ele geçirmişti. Yeni hükümet, Edirne'yi kurtarmak için Şarköy bölgesine 10ncu Kor. ile çıkarma yapılmasını ve Gelibolu'da bulunan Mürettep Kor. ile koordineli olarak Edirne istikametinde taarruz edilmesini planlıyordu. Ancak bundan da sonuç alınamadı ve Edirne halkı ile Şükrü Paşa komutasındaki kahraman Türk askerleri, son lokmasını yiyerek ve son kurşununu da atarak 26 Mart 1913'de teslim oluyordu.

4.Edirne'nin Kurtuluşu :

Osmanlı Devletine karşı birleşen Balkanlılar, artık miras kavgasına tutuşmuş, birbirlerinin üzerine atılmışlardı. Balkan Savaşı'nın bitiminden 2,5 ay sonra, yani 29 Haziran 1913'de tekrar top sesleri duyulmaya başlamıştı. Balkan Savaşı'na öncülük eden Bulgarlar, savaştan önce Sırplarla toprak bölüşülmesi konusunda temelde anlaşmışlar, anlaşamadıkları yerler için Rus Çar'ının hakemliğini kabullenmişlerdi. Ancak Yunanlılarla bir anlaşmaya varamamışlardı. Bulgarlar, Doğu Makedonya'daki bazı toprakları istiyordu. Yunanlılar, Bulgarların çok yer aldıklarını, İstanbul yolunu kapattıklarını ileri sürüyor, Sırplar ise kendi paylarına düşeceğini umdukları bir kısım toprakları elde edemediklerini ifade ediyorlardı. Öte yandan Romanya, Bulgaristan'ın büyümesinden rahatsızlık duyuyordu. Böyle bir ortamda Yunanlılar ile Sırplar anlaşıyor, bu birlikteliğe Romanya'da katılıyordu.

Bulgarların, Sırp ve Yunanlılara karşı 29 Haziran 1914 tarihinde baskın tarzında icra ettiği taarruz başarısızlıkla sonuçlanıyor ve Romenler Sofya'ya doğru ilerliyordu. Durumu değerlendiren Osmanlı Devleti, 15 Temmuz1913'de ordunun ileri harekatına karar veriyordu. Ordu Midye-Enez hattında 4 gün bekledikten sonra Avrupalı büyük devletlerin tehdit ve protestolarına aldırmayarak 21 Temmuz 1913'de Kırklareli'ni, bir gün sonra 22 Temmuz 1913'de de Edirne'yi kurtarıyordu. Nihayet, Edirne'nin kurtarılışından bir ay kadar sonra 29 Eylül 1913'de Osmanlı ve Bulgar hükümeti arasında "İstanbul Anlaşması" ile barış sağlandı. Yunanlılarla 14 Kasım 1913 tarihinde Atina'da, Karadağ'la 14 Mart 1914' de ayrı ayrı anlaşma imzalanarak Balkan savaşının hukuksal yanı tamamlandı.

Sonuç olarak; Balkan Savaşı, Türk tarihinde, benzeri olmayan büyük bir yenilgidir. Hatta yenilginin ötesinde facia ve bir tersyüz oluştur. Bu savaşlardan en karlı çıkan Yunanistan olmuştur. Osmanlı İmparatorluğunun Balkanlardaki dört ili, Selanik, Manastır, Kosova, Yanya, İşkodra'nın bölüşülmesinde;

a. Yunanistan 50 bin kilometrekare toprakla,1.600.000 nüfus,
b. Sırbistan 30 bin kilometrekare toprakla, 1.200.000 nüfus,
c. Bulgaristan 18 bin kilometrekare toprakla , 100.000 nüfus,
d. Karadağ 5 bin kilometrekare toprakla,150.000 nüfus kazanmışlardır.

Bu arada Arnavutluk bağımsızlığına kavuşmuş ve İşkodra içinde olmak üzere kendi topraklarına sahip çıkmıştır.

Balkanlarda post kavgası bitmiş gibi gözüküyordu. Ancak Avusturya-Macaristan ile Rusya'nın, Balkanları kontrol etme mücadelesi olağan hızıyla devam etmekteydi.

Sonuç olarak bu kitap da, siyasete bulaşmış, kendi içinde birlik ve bütünlüğünü muhafaza edememiş, eğitimsiz ve teçhizatsız ordu ile devletin bekası ve milletin geleceğini düşünmeyen, kifayetsiz, yeteneksiz, öngörüsü zayıf devlet adamlarının, ülkeyi ve milleti nasıl karanlığa sürüklediği, belgelerle anlatılmaktadır.
Etiketler:
Gönderen admin 0 yorum
Isınan Maddelerde Genleşme
Genleşme genişleme anlamından gelir. Sıcaklığı artırılan bir cismin uzunluk ya da hacminin değişmesi olayıdır. Katıları, sıvıları ya da gazları oluşturan
tanecikler, ortalama konumları çevresinde sürekli çalkalanma halindedirler. Bu cisimlerden birine ısı biçiminde enerji verilirse, bu enerji kinetik enerji ye dönüşür; dolayısıyla, kinetik enerjisi artan tanecikler daha şiddetle çalkalanır ve daha geniş alana yayılmaya çalışırlar; yani sıcaklığı yükselen cisim (katı,sıvı, gaz) aynı zamanda genleşir.

KATILARDA GENLEŞME

Dışarıdan ısı alan maddenin taneciklerinin kinetik enerjisi, dolayısıyla taneciklerin titreşim hızı artar. Tanecikler birbirinden uzaklaşmaya başlar. Bu olay genleşme adı ile anılır. Tersine olarak madde dışarıya ısı verdiğinde (madde soğutulduğunda) maddenin taneciklerinin kinetik enerjisi, dolayısıyla taneciklerin titreşim hızı azalır ve maddenin hacmi küçülür.

Maddelerin genleşmesi ya da tersine büzülmesi sırasında büyük kuvvetlerin ortaya çıkması, tren raylarında, köprü gibi yapılarda hasarlara neden olmaktadır. Bu yüzden tren yaylarının eklenti yerlerinde boşluklar bırakılır, köprüler demir makaralar üzerine oturtulur. Çevremizdeki bu tür yapıları gözlemleyerek genleşme ile ilgili bir çok örnekler bulabiliriz.
BOYCA UZAMA Bir metal çubuğun ısıtılmadan önceki ilk boyu, l0 olsun. Bu metal çubuğu ısıttığımızda boyu uzayarak son boyu l olur. Boyca uzama miktarı (Δl);

ΔL =l-l0 = L0.λ.Δt bağıntısıyla bulunur.

Burada, l0 :Metalin ilk boyu.
λ:Metalin boyca genleşme katsayısı.
Δt = tson-tilk:Metalin ısıtılmadan önceki sıcaklığı ile ısıtıldıktan sonraki sıcaklığının farkıdır.

YÜZEYCE GENLEŞME Bir metal levhanın ısıtılmadan önceki ilk yüzeyi S0 olsun. Bu metal levhayı ısıttığımızda, yüzey artarak son yüzeyi S olur.

ΔS = S-S0.2 λ.Δt bağıntısıyla hesap edilir.

Burada;
S0:Metalin ilk yüzü.
2λ:Yüzeyce genleşme katsayısı (Boyca genleşmenin iki katıdır.)
Δt = tson-tilk :Sıcaklık farkıdır

HACİMCE GENLEŞME Metal bir kürenin ısıtılmadan önceki ilk hacmi V0 olsun.Bu metal küreyi ısıttığımızda son hacmi V olur. Hacimce genleşme miktarı ΔV,

ΔV = V-V0 =V0.3λ.Δt bağıntısıyla hesap edilir.Burada;
V0:Metal kürenin ilk hacmi.
3λ:Hacimce genleşme katsayısı (Dikkat edilirse boyca genleşme katsayısının üç katıdır.)
Δt = tson-tilk : Sıcaklık farkıdır.


SIVILARDA GENLEŞME

Katı maddelerin genleşmelerini gördük, benim aklıma şu soru geldi, peki sıvı maddelerde de genleşme olur mu? Tabi ki olur şimdi birlikte bu konuyu işleyelim. Öncelikle şu sorulara cevap bulmaya çalışalım.

Ağzına kadar dolu bir çaydanlık ısıtıldıkça neden taşar?

Termometrelerde cıva veya alkol seviyesi sıcaklık değişmelerinde neden yükselip alçalır?

Bu ve bunun gibi sorulara, bilimsel alarak daha iyi cevaplar verebilmemiz için, sıvıların davranışlarını incelememiz gerekir. Ama bir sorunumuz var. Sıvıların ısıtılmadaki davranışlarını, katılarda olduğu gibi inceleyemeyiz. Çünkü, sıvıları katılar gibi şekillendirmek, örneğin boru haline getirmek imkansızdır. Bu yüzden, sıvıların, bir kap içinde incelenmeleri gerekir.

Sıvıların genleşmesinden sıvılı termometrelerde, sıcak su kazanlarında, termosifonlarda ve kalorifer sistemlerinde yararlanılır. Sıvıların genleşme miktarı aşağıdaki bağıntı ile hesaplanır.

ΔV = V. a. Δt

Bağıntıda ΔV sıvının hacimce genleşme miktarı, V sıvının ilk hacmi, a sıvının hacimce genleşme katsayısıdır.


GAZLARDA GENLEŞME

Şimdi de gazların ısı etkisiyle genleşmelerini ele alalım. Şu soruları cevaplamaya çalışalım. Soba üzerinde tutulan şişirilmiş bir balon niçin büyür ve hatta patlar? 1783 yılında Montgolfier kardeşler, balonlarını uçurabilmek için, balonun açık alt kısmında ateş yakmışlardır. Niçin? Bu sorulara bulacağımız cevaplar bize, gazlarda da hacmin, katı ve sıvılarda olduğu gibi sıcaklıkla arttığı kanısını vermekte.
Sıcaklıkla genleşme, gazdan gaza değişmemektedir.

METAL ÇİFTİ

Farklı metallerden yapılmış eşit uzunluktaki iki çubuk bir birine perçinlenerek metal çifti yapılabilir. Bu iki çubuk, perçinli oldukları için ısıtıldıklarında bağımsız olarak hareket edemezler. Fakat uzama katsayıları bir birinden farklı oldukları için biri diğeri üzerine bükülür.

Metal çiftlerinin birçok kullanım alanları vardır. Bunların en önemlisi elektrik termostatlarıdır. Termostat sıcaklığı kontrol altına alarak sabit bir değerde tutmaya yarayan bir alettir. Elektrikli şofben, elektrikli ütü, evlerdeki radyatör türü ısıtıcılar termostatlı aletlerdir.

Bu aletlerde sıcaklık arttığında metal çifti bükülür ve devreyi keser. Bir süre soğuyunca metal çifti soğuyarak eski durumuna gelir ve devreyi tamamlar. Isıtıcı çalışmaya başlar. Böylece aletin sabit sıcaklıkta çalışması sağlanır.

Yangın alarmlarında sıcaklık arttığında metal çifti yukarı bükülerek elektrik devresini kapatır ve zil çalar. Aynı zamanda metal termometrelerde ve flaşörlerde metal çiftleri kullanılarak yapılan araçlardır.
Gönderen admin 0 yorum
Kaos

Bilimciler, kompleks örtüsü açıldığında tabiatın basit bir görünüm alacağı görüşündedirler. Bu basit görünümü de bir tek matematik formülle ifade etmeyi hedefliyorlar.
Buna giden yol dört temel kuvvetin bir tek temel kuvvete indirgenmesidir. Bu görüşe göre, açıklanması gereken başka hiç bir şey kalmayacak tarzda her şeyi, prensip olarak güzelce açıklayabilen bir teori kurulabilecektir.
Elbette ki bu, açıklamamızın eşyayı olduğunun aynısı gibi yansıtacağı anlamına gelmiyor.
Ancak gerçek dünyadaki her bir oluşum nihai süper teorimizin mukabil bir unsuruyla açıklanabilecektir.
Sonunda, kendi içinde uyumlu ve gözlenebilen her olayı izah eden bir teori kurulmuş olacak.
Einstein bu durumu, "bilginin ideal sınırı" diye adlandırmıştır.
Einstein'la ifadesini bulan bu görüşün temelleri Newton'un, 1686 da, yeryüzünde düşen bir elma ile güneşin çevresinde dolanan gezegenlerin aynı çekim kanununun etkisinde hareket ettiklerini göstermesiyle atıldı.
Newton her iki olayı da matematiksel alarak açıklayan kuvvet kanunlarını yazdı.
Kuvvet kanunları ve hareket kanunlarının birleştirilmesiyle Newton mekaniği de denen klasik mekanik ortaya çıktı.
Newton'un bulduğu kanunlar zımnen ifade eder ki, bir cismin gelecekteki durumlarını şimdiki, şimdiki durumlarını da geçmişteki durumları belirler. Bu, evrendeki herhangi bir cisim için söylenebilir.
Bu kanunlar evrendeki olayların, bir başlangıç noktasında belirlenmiş durumların sırayla ve ardarda meydana gelmesiyle evrimleştiğini ima eder.
1630'larda Descartes, Versailles'daki karmaşık otomatlarıyla bilinen kraliyet bahçelerini ziyaret etmişti.
Su akıtıldığında, müzik sesi duyuluyor, deniz perileri çalgılarını çalmaya başlıyor ve üç çatallı mızrağıyla dev Neptune tehdit ederek yaklaşıyordu. Bu ziyaretinden önce de mi aklındaydı bilinmiyor, ancak Descartes'ın matematiğiyle desteklediği felsefesi evren ve içindeki her şeyin otomatlar olduğu seklindeydi.
Descartes'ın zamanından bu yüzyılın başına kadar, ve belki de onun etkisiyle, bilimciler evreni bir Büyük Makine olarak görmeye başladılar.
Sonraki üç yüzyıl boyunca bu Büyük Makinenin nasıl işlediğini keşfetmek için bilim geliştirdiler.
Bu fikirler, felsefe, din ve hür irade kavramı konularını derinden etkiledi. Newton hareket kanunlarını dünyaya takdim edince adına mekanistik determinizm denen bir felsefi düşünce akımı ortaya çıktı.
Evren hakkındaki bu görüş, Pierre Simon de Laplace (1749-1827) tarafından şöyle özetlendi:

"Bir zeka herhangi bir anda, tabiatı faaliyete geçiren bütün kuvvetleri ve tabiatı oluşturan bütün cisimlerin durumlarını (konum ve hız gibi) bilip te bütün bu verileri analiz edebilecek olsaydı, en küçük atomla birlikte evrendeki en büyük cisimlerin hareketlerini bir tek formülle ifade edebilirdi; onun gözünde geçmiş kadar gelecek te hazır bulunurdu."

Bu düşünce tarzı, bir arabanın sağlam bir duvara çarpması gibi, gelip önce quantum mekaniğine ardından relativistik mekaniğe çarptı.
Bu yüzyılın başından beri bilimciler başlangıçta uzlaşmaz gibi görünen bu üç alanı uzlaştırmak için çok gayret sarf ettiler.
Bu alanda epey olumlu yol almışlardı ki 70'lerde yeni bir çarpışma oldu.
Bu sefer rakip daha sağlamdı ve mekanistik determinizmi hurdaya çeviriyordu.
1974 te Mitchell Feigenbaum pek az arkadaşının haberdar olduğu derin bir konu üzerinde çalışıyordu: Kaos. Fırtınalı bir günün ikindisinde elektrik yüklü gökyüzü içten içe yanıp titrerken 15-20 km kadar yukarıdaki bulutlar, güneş ışığını hem süzüp hem de yansıtarak havada öylece asılı dururlar. Fiziğin es geçtiği bulutlar tabiatın karmaşık, ayrıntılı ve sürprizlerle dolu bir yanını oluşturmaktadır. İşte Feigenbaum sessiz sedasız onları düşünüyordu.
Kaosun başladığı yerde klasik bilim durur. Tabiattaki olayları bir kanuna bağlamaya çalışan bilimciler daima düzenin ve düzenli tekrarın peşindedirler. Onlar atmosferdeki, girdaplarla dolu denizlerdeki, vahşi tabiat nüfusunun dağılımındaki ve beynin yaydığı elektriksel salınımlardaki düzensizlikleri hep göz ardı ederler. Bu düzensiz olgular onlar için hep bir bilmece olmuştur.
1970'lerde az sayıda bilimci bu düzensizliklerle ilgilenmeye başladı. Bu bilimciler fizik, matematik, biyoloji ve kimya gibi farklı alanlardan geliyorlardı ve çoğu da birbirinden habersizdi.
Fizyologlar insan kalbinde ortaya çıkan ve sebebi anlaşılmayan ani ölümlere yol açan kaosta şaşırtıcı bir düzen gördüler.
Çevrebilimciler çingene tırtılı kolonilerinin ortaya çıkışını ve yok oluşunu incelediler.
Ekonomistler eski hisse senedi fiyatları verilerini çıkardılar ve yeni bir analiz türünü denediler.
Sonunda sezgileri onları diğer olaylara yöneltti. Bir kere el attıktan sonra her yerde kaosla karşılaştılar:

* Salına salına yükselen sigara dumanının birdenbire kıvrılıp bükülüşü,
* Bayrağın rüzgarda dalgalanışı,
* Bir musluktan düzenli aralıklarla damlayan su damlalarının düzensiz olarak damlamaya başlamaları,
* Meteoroloji olaylarındaki aşikar düzensizlikler,
* Uçan bir uçağın atmosfer içindeki davranışları,
* Otomobillerin otoyol üzerindeki dağılımları,
* Yer altından fışkıran petrolün akışı,

ve masum gözüken daha bir sürü olay kaosun varlığını haber veriyordu. Kaosun ateşli savunucuları 20. yüzyıl biliminin üç şeyle hatırlanacağını iddia ediyorlar: Relativite, quantum ve kaos. Relativite teorisi mutlak mekan ve zaman kavramını, quantum teorisi hassas ölçüm hayalini kaos ta Laplace'ın determinist önbelirleme fantezisini yıkmıştır.
Kaos, galaksileri inceleyen fizikçileri bulutları da inceler hale getirdi. Quantum fiziği gibi derin konuları isleyen dergilerde artık zıplayan top veya basit sarkaç gibi klasik fiziğin ehlileştirilmiş konularındaki kaotik davranışlar da inceleniyor.
Kaos, sisteme giren verilerdeki en küçük bir değişikliğin bile çıkışta çok muazzam sonuçlara sebep olabileceğini göstermiştir. Bu duruma şaka yollu olarak kelebek etkisi deniyor. Kelebek etkisi, bugün Pekin'de sakin ve masum bir şekilde kanatlarını çırpan bir kelebeğin dalgalandırdığı hava yarın New York'ta fırtınaya dönüşebilir demektir.
Kelebek etkisinin sadece fiziksel olaylarda değil sosyal olaylarda da hakim olduğu aşikardır. Bunu Cengiz Han'a mal edilen bir sözle ifade edebiliriz:


"Bir çivi kaybolduğu için bir nal kayboldu,
Bir nal kaybolduğu için bir at kayboldu,
Bir at kaybolduğu için bir atlı kayboldu,
Bir atlı kaybolduğu için bir haber kayboldu,
Bir haber kaybolduğu için bir savaş kaybedildi,
Ve bir savaş kaybedildiği için bir krallık yok oldu."
Etiketler:
Gönderen admin 0 yorum
ENZİMLER

Enzimler, Proteinlerden yapılmışlardır ve doğal olarak yalnız canlılar tarafından sentezlenirler. Hücre içerisinde meydana gelen binlerce tepkimenin hızını ve özgüllüğünü düzenlerler. Çok defa hücre dışında da etkinliklerini korurlar. Solunumun, büyümenin, kas kasılmasının, sinirdeki iletimin, fotosentezin, azot bağlanmasının, deaminasiyonun, sindirim vs.nin temelini oluştururlar.
Canlı hücrelerde tepkimeler kural olarak 0-50°C; çoğunlukla da 20-42°C arasında meydana gelir. Bu sıcaklıkta tepkimelerin oluşması biyokatalizör denen enzim ya da fermentlerle olur. Bu, aktivasyon enerjisinin düşürülmesi ile olur.
Başlangıçta "E n z i m" terimi, sindirim kanalında olduğu gibi bir çözelti ya da sıvı içerisinde etki ettiği durumlarda (Kühn 1878); buna karşın "Ferment = Maya" terimi çoğunluk hamur mayasında olduğu gibi, hücreye bağlı olduğu durumlarda kullanılmıştır. Buchner (1897), fermentlerin de hücre dışında etki ettiğini bulunca iki terim arasındaki farklılık ortadan kalkmış oldu. Her iki terim arasında bugün herhangi bir fark olmamakla beraber, bakteri, mantar ve diğer hücreli enzimatik işlevler, mayalanma ve etki maddeleri de ferment olarak kullanılacaktır.

Enzimlerin özellikleri
Yalıtılan enzimlerin tümü protein yapısındadır ya da protein kısmı bulundururlar. Etki ettiği maddenin sonuna "Ase = Az" eki getirilerek ya da katalizlediği tepkimenin çeşidine göre adlandırılırlar. Örneğin, kitine etki eden kitinaz enzimi vs. Çok defa renksizdirler, bazen sarı, yeşil, mavi, kahverengi ya da kırmızı olabilirler. Suda ya da sulandırılmış tuz çözeltisinde çözülebilirler. Fakat mitokondrilerde bulunan enzimler lipoproteinler ile bağlandığından (bir fosfolipit-protein kompleksi) suda çözünmez. Enzimlerin etkinlikleri akıllara durgunluk verecek derecededir; örneğin, sığır karaciğerinden elde edilen ve bir molekül demir içeren katalaz enzimi, bir dakikada, O C°'de 5.000.000 hidrojen peroksit (H2Cy molekülünü H2O ve 1 /2 O2'ye parçalayabilir. Enzimin etki ettiği bileşiğe "Substrat" denir; bu durumda hidrojen peroksit katalazın substratıdır. Enzimin saniyede etki ettiği substrat molekül sayışma Enzimin Etkinlik Değeri = Turnover Sayışı denir. Bu O C°'de katalaz enzimi için 5.000.000 dür. Bazı enzimler tepkimelerde yan ürün olarak vücutta H2O2 meydana getirdiğinden ve bu da vücut için zehirli olduğundan, katalaz enzimi onları sürekli parçalayarak hücreleri korur. Bir molekül katalaz enziminin parçaladığı H2O2'i demir atomu yalnız başına ancak 300 senede parçalayabilir. Ya da mol başına aktivasyon enerjisi için 18.000 kalori vermek gerekir. Kolloyidal platin bu aktivasyon enerjisini 11.700 Kal./Mol.'a, katalaz enzimi de 5500 Kal./Mol.'a düşürür. Bazı enzimler çok özgüldür; yalnız bir substrata etki eder. örneğin, üreaz yalnız üreye etki ederek onu amonyak ve CO2'de parçalar. Halbuki bazıları çeşitli substratlara etki eder; dolayısıyla daha az özgüldürler, örneğin peroksidaz başta hidrojen peroksit olmak üzere birçok bileşiğe etki eder. Bazı enzimler yalnız bazı bağlar için özgüldür, örneğin pankreastan salgılanan lipaz, yağlardaki ester bağlarına etki eder.
Kuramsal olarak enzimli tepkimeler dönüşlüdür; enzim, tepkimenin yönünü değil dengenin oranım saptar. Tipik örnek, lipazın yağı parçalaması; fakat aynı zamanda gliserin ile yağ asitlerini birleştirmesidir. Ortamda sadece yağ asidi ya da sadece gliserin ile yağ asitlerinin birleşimi varsa denge ona göre,
Yağ -------> gliserin + 3 yağ asidi şeklinde olur. Denge noktası, yani tepkimenin hangi yöne gideceği termodinamik yasalarına göre belirlenir. Çünkü denge bir tarata doğru giderken enerji verir, tersine enerji alır.
Enerjiye gereksinim gösteren tepkimelerin, enerji meydana getiren tepkimelerle aynı zamanda meydana gelmesi gerekir ya da enerji herhangi bir şekilde önceden depo edilmelidir. Canlı bünyesinde enerji depo etme, fosfor esterleri şeklinde olur. Yaşamsal işlevlerin yürütülmesinde ATP (adenozin trifosfat) en önemlilerindendir; bu bileşik batarya gibi görev yapar.
Enzimler hücrede bir takım 'team' halinde çalışır; birinin son ürünü kendisinden sonraki enzimin substratını yapar, örneğin, amilaz enzimi nişastayı iki zincirli maltoza, maltaz enzimi ise maltozu tek zincirli glikoza çevirir. Bir seri enzim aracılığıyla (11 kadar), daha sonra göreceğimiz gibi, glikoz da laktik aside çevrilir vs.

Enzimlerin Yapısı
Tüm enzim proteinleri genler tarafından şifrelenir. Dolayısıyla amino asit dizilimi kendine özgüdür (bir gen-bir enzim kuralını hatırlayınız). Bazı enzimler (pepsin ve üreaz gibi) yalnız proteinden oluşmuştur. Fakat diğer çoğunluğu iki farklı kısımdan meydana gelmiştir. Bunlar:
a) Protein Kısmı (enzimin Apoenzim kısmı): Bu kısım enzimin hangi maddeye etki edeceğini saptar.
b) Koenzîm Kısmı: Organik ya da inorganik, çok defa fosfattan meydana gelmiş, protein kısmına göre çok daha küçük moleküllü bir kısmıdır. Enzimde işlev gören ve esas iş yapan kısım bu kısımdır. Koenzim kısmı genellikle protein kısmından ayrılabilir ve analizlerinde birçok vitamini bünyesinde bulundurduğu (thiamin, niacin, riboflavin vs.) görülmüştür. Buradan şu genelleştirmeyi yapabiliriz: Bütün vitaminler hücrede enzimlerin koenzim kısmı olarak ödev görürler. Ne koenzim ne de apoenzim kısmı yalnız başına etkindir. Bazı enzimler ortama yalnız belirli iyonlar eklendiğinde etkindirler, örneğin bazı enzim zincirine ancak Mg++ iyonu eklenince glikozu laktik aside çevirebilir. Tükürükteki amilaz nişastayı yalnız Cl iyonlarının bulunduğu ortamda parçalayabilir. Canlı bünyesinde bulunan eser elementler, Mn, Cu, Zn, Fe ve diğer elementler bu enzimatik işlevlerde aktivatör olarak kullanılır. Bazen enzimin iş görebilmesi için bir metal iyonuna gereksinim vardır. Yani koenzim kısmı metal iyonu ise (Ca++, K++ Mg+, Zn++) buna "Kofaktör" denir. Enzimin etkinlik göstermesi için gereksinme duyduğu organik moleküllere "K o e n z i m" denir. Bazı durumlarda koenzim kısmı apoenzim kısmına kuvvetlice (kovalent) bağlanmıştır; bu sıkı bağlanan kısma "Prostetik Grup"; prostetik grupla apoenzim kısmının her ikisine birden de "Holoenzim" denir. Koenzimlerden önemli olanların bazılarını hücre metabolizmasında göreceğiz.
Enzimlerin bir kısmı sitoplazmaya serbestçe dağılmış olarak, diğer bir kısmı da hücredeki bazı yapılara sıkıca bağlanmış olarak bulunur. Laktik asit, amino asit ve yağ asitlerinden türeyen maddeleri karbondioksit ve suya kadar parçalayan solunum enzimleri, mitokondri zarlarının yapışma katılır. Keza ribozomların işlevsel bütünlüğüne katılan enzimler de bu tiptir. Dokulardaki enzimler değişik yöntemlerle saptanabilir.

Enzimlerin Sınıflandırılması
Her enzimin 4 rakamlı bir numarası vardır, örneğin, 3.6.1.3. "ATP fosfohidrolaz" da birinci numara sınıfını, ikinci numara alt sınıfını, üçüncü numara grubunu, dördüncü numara da kendine özgü sıra numarasını) verir. Buna göre enzim sınıfları şunlardır:
1. Oksidoredüktazlar: Redoks tepkimelerini katalizler.
a) Dehidrogenazlar: Elektron kazandırıcı tepkimeleri etkilerler.
b) Oksidazlar: Elektron kaybeden tepkimeleri etkilerler.
c) Redüktazlar: Substratı bir redüktör aracılığıyla indirgeyen enzimlere denir. örneğin asetaldehit redüktaz, asetaldehiti alkole redükler.
d) Transhidrogenazlar: Bir molekülden diğerine hidrojen taşıyarak onu redüklerler.
e) Hidroksilazlar: Substratlarına bir hidroksil ya da su molekülü katan enzimlere denir, örneğin, fenilalanin hidroksilaz bir hidroksil grubunu fenilalanine ekleyerek onu tirozine dönüştürür.
2. Transferaz Enzimler: Hidrojenin dışında bir atomun veya atom grubunun (metil, karboksil, glikozil, amino, fosfat grupları) bir molekülden diğerine aktarılmasını sağlarlar.
Dekarboksilazlar: Karboksilik asitlerden CO2 çıkmasını sağlarlar.
3. Hidrolaz Enzimler: Bir molekül su sokmak suretiyle ya da su molekülü aracılığıyla moleküllerin yıkılmasını sağlayan enzimlerdir. Ester, peptit, asitanhidrit ve glikozidik bağlarına etki ederler.
a) Esterazlar: Ester bağım yıkan enzimlerdir (lipaz, ribonükleaz, fosfataz, pirofosfataz, glikozidaz).
b) Proteazlar: Peptit bağım yıkan enzimlerdir (proteinaz).
4. Liazlar: Su molekülü çıkarmadan molekülleri yıkan enzimlerdir, örneğin C-C bağı, aldolaz ve dekarboksilazla yıkılır. Keza C-0 ve C-N bağım yıkanlar da vardır.
5. İzomerazlar: Molekül içinde değişiklik yaparak onun uzayda dizilişin! değiştiren enzimlerdir. Örneğin razemaz, epimeraz.
6. Ligazlar (Sentetazlar): Enerji kullanarak substrat moleküllerinin birbirine bağlanmasını; örneğin amino asitlerin ve yağ asitlerinin aktifleşmesini sağlarlar.

Enzimlerin Çalışma Mekanizması
Daha önce de değindiğimiz gibi enzimin hangi substratla çalışılacağını saptayan kısmı apoenzim kısmıdır. Demek ki apoenzim kısmıyla substrat arasında bir ilişki vardır. Alman kimyacısı EMIL FISCHER tarafından bunun kilit anahtar uyumu gibi olacağı savunulmuştur. Koenzim kısmı daha çok kimyasal bağa yakın olarak işlev gösterir, örneğin ester bağlarını parçalar vs. öyle anlaşılıyor ki enzimin apoenzim kısmı bir ya da birkaç yerinden (aktif bölgelerden) substrat molekülüne yapışıyor ya da bağlanıyor (yani bir enzim-substrat kompleksi oluşturuyor) ve bu arada koenzim kısmı substrat üzerindeki bağlarla gerçek anlamda birleşmeye veya bağlanmaya giderek onu parçalıyor. Elinde kazması olan bir yol işçisi, kazacağı yeri kendisi saptamasına karşın (apoenzim kısmı), kazma işlemini yapan kazmanın kendisidir (koenzim kısmı). Enzimlerde kural aynıdır. Enzimlerin kimyasal yapıları, özellikle üçüncül yapıları tam olarak bilinmediğinden (ilk yapışı açıklanan enzim ribonükleaz, 124 amino asitten meydana gelmiştir) çalışma mekanizmaları da hala tam anlamıyla açıklığa kavuşturulamamıştır.

Enzimlerin Çalışmasına Etki Eden Faktörler : Sıcaklık
Sıcaklık 10 °C yükseldiğinde tepkime hızı iki misli artar; yani tepkime hızının yükselmesi, sıcaklıkla doğru orantılıdır. Fakat belirli bir noktadan itibaren düşmeye başlar ve tamamen durur. En iyi çalışabileceği sıcaklığa Optimum Sıcaklık denir. Yüksek sıcaklıklarda enzimler etkisizdirler (genellikle 55-60 °C'de). Bazı ılıcalarda yosunlar 80 °C'de yaşabilirler; fakat bunun üzerindeki sıcaklıklarda enzimleri tamamen koagüle olur ve bir daha etkili hale geçemez. Optimum noktanın biraz üzerinde enzimler etkisiz olmasına karşın, sıcaklık düşünce tekrar etkili hale geçebilirler. Fakat bu sıcaklığın devamı ya da sıcaklığın biraz daha yükselmesi enzimlerin etkinliğini sonsuz olarak ortadan kaldırır. Enzimlerin etkisiz hale geçmeleri ile proteinlerin koagüle olması arasında büyük bir ilişkinin olması, onların, büyük bir kısminin proteinlerden yapıldığım kanıtlar. Doğal olarak enzimler, proteinlerin bir kısmı gibi üçüncül yapıya sahiptir veya en azından moleküllerinin bir kısmı bu yapıdadır. Fakat yüksek sıcaklıklarda bu helozonik ya da üçüncül yapı parçalandığından ya da birbiri üzerine yığıldığından, protein koagüle olur ve enzim etkisiz hale geçer (sütün kaynatılmasında, bakteri enzimlerinin etkisiz hale geçmesi ile ekşime önlenir; bu yoldan teknikte büyük ölçüde yararlanılır; konserve vs. yapımında). Düşük sıcaklıklar enzimin etkinliğini azaltır. 0°C'de enzim ya hiç ya da pek az işlev gösterir; fakat soğuğun enzimin yapışım bozduğu görülmemiştir. Sıcaklık eski hale döndüğünde etkinlik yine başlar (dondurmak suretiyle besin maddelerinin saklanması, yine enzimlerin etkisiz hale geçirilmesiyle sağlanır), insan vücudunda, daha doğrusu sabit sıcaklıklı hayvanlardaki enzimler çoğunluk 37°C'de optimum etkindirler. Daha yüksek sıcaklıklarda (çocuklarda 42, yetişkinlerde 41 °C) enzimler etkisizleşirler; çok defa da koagüle olurlar.

pH
Enzimler pH değişimine karşı çok duyarlıdırlar. Genellikle çok fazla asidik ve alkalik ortamda etkisizdirler. Bazı hallerde enzimler en yüksek etkinliği belirli bir pH derecesinde gösterirler. Bu pH derecesine "Optimum pH" denir. Örneğin, proteini parçalayan pepsin, midenin 2 pH'lık asidik ortamında maksimum çalışır; buna zıt olarak pankreastan salgılanan ve yine protein sindiriminde rol alan tripsin, ancak 8,5 pH'de optimum olarak çalışabilir. pH'la ilgili olmasının nedeni, yapılarında proteinleri taşımalarındandır. Ola ki, pH'a bağlı olarak protein molekülü üzerinde çeşitli elektrik yüklenmeleri ve buna bağlı olarak dış yüz şekli (üçüncül yapı) meydana gelmekte ve substratla-enzim uyuşmasını sağlamaktadır. Belki de bu elektrik yüklenmesi enzim-substrat arasındaki çekiciliği artırmaktadır. Kuvvetli asitler ve bazlar enzimleri koagüle ederler.

Enzim /Substrat Derişimi
Eğer pH ve sıcaklık sabit tutulursa, enzim/substrat derişimi arasındaki orana bağlı olarak bir tepkime hızı görülür. Substratın ya da enzimin fazla olması bu hızı değişik şekillerde etkileyebilir. Bol substrat bulunan bir ortama eklenecek enzim, son ürünün miktarım artıracaktır.
Diğer Kimyasal Maddeler ve Suyun Etkisi
Birçok kimyasal madde enzimleri etkisiz hale getirir; örneğin, siyanit, solunumda önemli rol oynayan sitokrom oksidaz enzimin! etkileyerek inhibe eder (Şekil 2.15/c). Ölüm meydana gelebilir. Florit, glikozu laktik aside çeviren enzim kademelerine etki eder. Hatta enzimin bizzat kendisi zehir etkisi yapabilir; örneğin, 1 mg. kristal tripsin, farenin damarına enjekte edilirse ölüm meydana gelir. Bazı yılan, arı ve akrep zehirleri de enzimatik etki göstererek kan hücrelerin! ya da diğer dokuları tahrip ederler.
Enzimlerin büyük bir kısmı işlevlerini su içerisinde gösterdiklerinden, suyun miktarı da enzim işlevinde etken bir koşuldur. Genellikle % 15'in altında su içeren ortamlarda, enzimler işlev göstermezler. Reçel ve pekmez yapımında bu faktör önemlidir. Sulandırılan reçelin, balın ya da pekmezin vs.nin mayalanması ve ekşimesi bu yüzdendir. Hatta tahıl alımlarında su oranının % 15'in altında istenmesi de bu nedene dayanır.
Etiketler:
Gönderen admin 0 yorum
Hayvansal Dokular
Bitkilerin ve havyaların yapısını oluşturan hücrelerin yapısal farklılıklarına ek olarak bu canlı gruplarının dokuları da çeşitli farklılıklar içerir. Hayvansal dokular genellikle iki temel elemandan oluşur. Bunlardan birincisi dokuya ait hücreler diğeri ise bu hücrelerin arasını dolduran, dokuya özgü ara maddedir. Hayvansal dokular görev ve yapılarına göre şu şekilde gruplandırılabilir; Epidermis Dokusu

*Temel Bağ Doku

*Yağ Doku

*Kan Doku

*Kıkırdak Doku

*Kemik Doku

*Kas Doku

*Sinir Doku

1. epitel Doku

1. Tek tip hücrelerden oluşur, bu hücrelerin şekilsel farklılıkları olabilir.
2. hücreleri arasında boşluk ya hiç bulunmaz yada çok azdır. hücreler arası maddenin en az olduğu hayvansal doku tipidir.

Epitel dokunun vücutta üç tipi bulunur;

Örtü Epiteli

Organlar ile vücudun iç ve dış yüzeyini örter. Böylece vücudu ve organları fiziksel ve kimyasal etkilere karşı korur. Aynı zamanda mikroorganizmaların vücuda girişini engelleyen doğal bir bariyerdir.

Örtü epitelinde kan damarı bulunmaz, bu nedenle beslenmesi bu dokunun altında yer alan bağ dokudan difüzyon yolu ile sağlanır.

Sindirim sistemi organlarının iç yüzeyinde villus ve mikrovillus yapılarını oluşturarak madde emilimini sağlar.

Örtü epitelinin

*Tek katlı örtü epiteli
*Çok katlı örtü epiteli

şeklinde iki tipi bulunur. Tek katlı örtü epiteli de hücrelerin şekillerine göre yassı, kübik, silindirik olmak üzere üç tiptir.

Salgı Epiteli

Vücutta salgı üretmek ve salgılamak üzere özelleşmiş olan epiteldir. Salgı yeteneği olan organlara bez adı verilir.

Salgı bezleri hücre sayısına göre;

*Tek hücreli Bezler
*Çok hücreli Bezler

şeklinde gruplandırılırlar. Tek hücreli bezler goblet hücresi olarak da bilinir. Bu hücreler tek başlarına salgı yapabilme yeteneğinde olup özellikle mide, solunum yollarlı gibi yerlerde mukus salgısının üretilmesini sağlarlar.

Salgı bezleri salgılarını döktükleri yere göre de sınıflandırılabilir.

Salgısını bir kanalla veya doğrudan vücut dışına yada vücut boşluklarına boşaltan bezlere kanallı bezler veya endokrin bezler,

Salgısını kana veren bezlere ise kanalsız veya endokrin bezler adı verilir.

Bunlara ek olarak pankreas gibi bazı bezler hem endokrin hem ekzokrin bez niteliğindedir.

Duyu Epiteli

Vücudun içinde ve dışında bulunabilen, iç ve dıştan gelen uyarıları alabilen, aldığı uyarıyı sinir sistemine aktarabilen özelleşmiş epitel hücreleridir. Özelleşmiş bu hücrelere reseptör denir. Reseptörler duyarlı oldukları uyarı tipine göre isimlendirilirler.

2. Bağ Doku

Çok miktarda hücreler arası madde ve dokuya özgü hücrelerden oluşur. hücreler arası madde kanda olduğu gibi sıvı, kemikte olduğu gibi katı olabilir.

a. Temel Bağ Doku

Asıl bağlayıcılık görevindeki bağ doku tipi bu olduğu için temel bağ doku olarak adlandırılır.

Vücudun hemen hemen her yerinde bulunabilir. Bu nedenle bitkilerdeki parankima dokusuna özdeş kabul edilir.

Hücreler arası madde doku hücreleri tarafından üretilir. Temel bağ dokunun ara maddesi yarı sıvı bir madde içinde çok sayıda liften oluşur.

Hayvanlarda üç tip lif bulunur;

*Kollojen lifler (Beyaz lifler): Kollojen adı verilen bir proteinden oluşan esnek protein ipliklerdir. Uzama yetenekleri çok azdır. Bulundukları yere esneklik ve dayanıklılık sağlarlar.

*Elastik lifler (Sarı lifler): Elastin adı verilen bir proteinden oluşmuş esnek protein ipliklerdir. Bir yay gibi yüksek uzama yeteneğine sahiptirler. Bulundukları yapının yüksek oranda genleşmesini ve eski şeklini geri kazanabilmesini sağlarlar.

*Retiküler lifler (Ağsı lifler): İpliklerin bir ağ gibi düzensiz şekilde dizildiği ipliklerdir. Daha çok farklı doku tiplerinin birleştiği kısımlar ile yüksek dayanıklılık gereken bölgelerde bulunurlar.

Temel bağ doku içinde birkaç tip hücre yer alır:

*Fibrositler: Temel bağ dokunun esas hücreleri olup ara madde içindeki liflerin sentezini sağlarlar.

*Makrofajlar: Amipsi hareket edebilen, fagositoz yeteneğindeki bağışıklık sistemi hücresidir.

*Mast hücreleri: Kanın damar içinde pıhtılaşmasını engelleyen heparin ile kan damarlarını genişleten histamin maddelerini salgılarlar.

b. Yağ Doku:

Bağ dokunun özelleşmesiyle oluşmuştur. Yağ doku hücrelerine lipoblast adı verilir.

c. Kıkırdak Doku:

hücrelerine kondrosit, ara maddesine kondrin denir.

Köpek balıkları ve vatozlar hariç tüm omurgalılarda embriyonik iskeleti kıkırdaktan, ergin iskeleti ise kemikten oluşur. Köpek balıkları ve vatozlarda iskelet hep kıkırdak olarak kalır.

Kıkırdak dokuda kılcal kan damarı bulunmadığından hücrelere besin ve oksijenin ulaştırılması ile artıkların hücrelerden uzaklaştırılması bağ dokudan difüzyonla sağlanır.

Kıkırdak doku ara maddede bulunan liflere göre hiyalin, elastik ve lifli olmak üzere üçe ayrılır.

*Hiyalin Kıkırdak: Ara maddede bol miktarda kollojen lifler bulundurur. Omurgalıların embriyonik iskeletini oluşturan kıkırdak tipidir. Kollojen fibrillerin saydam rengi nedeniyle bu kıkırdak saydamdır.

*Elastik Kıkırdak: Ara maddede bol miktarda elastik lifler bulunur. Elastik fibrillerin rengi nedeniyle sarı renklidir. Bileşiminde az miktarda kollojen lifler de bulunur.

*Fibröz Kıkırdak: Çok yoğun miktarda kollojen lif, az miktarda hücre içerir.

d. Kemik Doku:

Hücrelerine osteosit adı verilir. Ara maddede organik ve inorganik bileşenler yer alır.

Osteositler tarafından sentezlenen kollojen lifler ara maddenin organik kısmını oluşturur ve osein olarak adlandırılır.

Bunun yanında kemik ara maddesinde yüksek miktarlarda inorganik maddeler yer alır. Bu inorganik maddeler çoğunlukla kalsiyum fosfat, kalsiyum karbonat ve magnezyum fosfat gibi inorganik maddelerdir. Yaş ilerledikçe kemik dokudaki organik madde miktarı azalır, inorganik madde miktarı artar.

Kemik doku yapısal olarak ikiye ayrılır :

*Süngerimsi Kemik Doku: Osteositler düzensiz olarak dizilmiş olup dokunun içinde çok sayıda delik bulunur. Adı da buradan gelmektedir. Bu deliklerin içi ilik adı verilen özel bir bağ doku ile doludur. Kırmızı renginden dolayı kırmızı ilik olarak adlandırılan bu yapı kan hücrelerinin sentezini gerçekleştirir.

*Sıkı kemik Doku: Süngerimsi kemik dokunun tersine hücreler özel ve düzenli bir dizilim gösterir. Osteositler uzun merkezi bir kanalın etrafından birkaç halka oluşturacak şekilde dizilmişlerdir. Bu uzun merkezi kanala Havers kanalı adı verilir. Havers kanalı sıkı kemik dokunun içinden damar ve sinirlerin geçtiği ana kanallardır. Bu kanallar arasında Walkmann kanalları denilen bunları bağlayan ince kanalcıklar da bulunur.

3. Kas Doku

Kas dokusu kas sistemini kas sistemi de iskelet sistemiyle birlikte canlılarda destek ve hareketi sağlar. Kas dokusunu oluşturan hücrelerin zarlarına sarkolemma, sitoplazmasına sarkoplazma, endoplazmik retikulumlarına da sarkoplazmik retikulum denir. Kas sarkoplazmasında miyofibril adı verilen telcikler bulunur. Miyofibriller aktin ve miyozin adı verilen, kasılmayı sağlayan proteinlerden oluşur.

Kas dokuda hücreler arası madde ya hiç yok yada çok az bulunur.

Kaslar yapı ve çalışmaları bakımından üçe ayrılır;

Düz Kas:

*İnce uzun veya çubuk şeklinde hücrelerden oluşur.

*Hücreleri tek çekirdekli ve çekirdek hücrenin ortasındadır.

*Bantlı yapı göstermez.

*İç organlarda bulunur.

*İstem dışı çalışır. Otonom sinir sistemi ile kontrol edilir

*Yavaş kasılır ancak uzun süre kasılı halde kalabilir

*Sadece oksijenli solunum görülür.

Çizgili Kas:

*Mikroskop altında incelendiğinde bantlı yapı gösterir

*Hücreleri uzun, silindirik ve kalın uçludur.

*Çok çekirdekli görünür ve çekirdekler hücrenin kenarlarında konumlanmıştır.

*İskeleti sarar.

*İstemli çalışır. Merkezi sinir sistemi kontrolündedir.

*Hızlı kasılır. Çabuk yorulur.

*Oksijenli solunum ve laktik asit fermantasyonu yapabilir.

Kalp kası:

*Çizgili kas yapısındadır.

*Bantlı yapı gösterir.

*Hücreleri tek çekirdekli ve çekirdek hücrenin ortasındadır.

*İstem dışı çalışır.

*Otonom sinir sistemi ile kontrol edilir.

*O2 ihtiyacı fazladır. Sadece oksijenli solunumla ATP üretir.

4. Sinir Doku

Sinir hücreleri embriyolojik gelişim sırasında embriyonun ektoderm tabasının farklılaşmasıyla oluşur. Sinir doku uyartıları alma, iletme ve gerekli cevapları verme özelliği olan hücrelerden oluşmuştur. Sinir hücrelerine nöron denir. Bir nöron; dendritler, hücre gövdesi ve akson olmak üzere üç ana kısımdan oluşur.

Nöronların çoğunda, aksonu saran schwan hücrelerinden oluşmuş miyelin kılıf bulunur. Miyelin kılıf, uyarıların iletimini hızlandırır. Miyelin kılıfın aralarındaki kesik bölgelere ranvier boğum denir.

Nöronda uyartı sonucu oluşan elektrokimyasal değişime impuls denir. İmpulsun iletim yönü daima dentritten aksona doğrudur.

Bir nöronun aksonu ile diğer nöronun dendritinin arasındaki boşluğa sinaps denir. İmpulsun sinapslardan geçişi kimyasaldır.
Sinir hücreleri bir kez oluştuktan sonra bir daha bölünüp çoğalamazlar. Ergin bir insanda zarar gören sinir hücreleri yenilenemez. Ancak bozulan sinir dokusunun yerine özel bir bağ dokusu kaplar.
Etiketler:
Gönderen admin 0 yorum
>>Evrimcilerin cevaplayamadıkları sorular.
1= maymunlarda berberlik nezaman başlardı.
biliyorsunuz insanın saçı evrimcilerin palavraları gibi kesilmezse 10 15 metre uzuyor.
bu durumda maymunlar ateş ve mızraklardan önce makası icat etmeleri gerekirdi.

2= insan neden maymunlar gibi tüy dökmüyor.
3=parmak izleri neden var evrimcileri pa......k içinmi
4=evrimciler istatistik dersini nereleri ile alıyor...akabinde biolojiyi,fiziği,kimyayı...
5= Danseden maymun görmedim bir evrimci bir gümüş sırtlı gorille hiç lambada yapmışmıdır.yaptıysa zevk almışmıdır ,bunuda teorinin kanıtı saymışmıdır...
6=aynı süre ve şidete radyasyonu cep telefonuna versem nukleer deniz altına dönüşürmü.
7=evrimciler bu teoriyi neden savunur zayıf olduğu içinmi,yoksa kendi zekaları mı zayıftır.
8=bende bir teori sallasam benimde bu darvinciler kadar takipçim olurmu

6 7 ve 8'i ben yazmadım rasgele tuşlara bastım anlamlı birşeyler çıktı işte
evrimciler bunun trilyar katının mümkün oldunu savunuyorlar bu olay tamamen bilimsel yani...
Gönderen admin 0 yorum
Mantarlar
Mantarlar bilindiği gibi çok hücreli ve ökaryotik canlılardır. Eşeyli ve eşeysiz üreyebilirler. Bu iki üremede de haployit evre genellikle sbaskındır. Mantarlarda bitki ve hayvalarda görülen çekirdekli ya da hücreler genel olarakya bulunmaz ya da kısmen olarak bulunur. Mantarlardaki her bölme, genelde birden fazla yani çok çekirdek içerir. Bu nedenle bunlara çok çekirdeklilik daha uygun bir tanımdır. Mantarların hücreleri, dollanmış iplikler şeklinde bulunur, bunlara hif ya da misel denir. Hiler bir araya gelerek miselyumu oluşturur. Bitkilerden farklı olarak çeperleri selüloz değil (İstisnalar vardır), kitindir.

Mantarlar parazit ya da saprofit olarak yaşarlar. Saprofit olarak yaşayan mantarlar, hücre dışı sindirim yaparlar. Yani mataryelin üzerine sindirim enzimi salgılar ve bunu emerler. Bu emme işlemleri mantar kısımları olan rizoyit yada haustorium ile yapılır. Parazit mantarlar ise ya hücre dışı sindirim yapar ya da yaşayan canlının hazır besinlerini bahsettiğimiz kısımları ile absorbe(emmek) ederler.

Mantarlar, insanlar dahil, hayvanların ve bitkilerin üzerinde ya da içlerinde yaşayabilirler. Örnek olarak Pneumocystis carinii'nin neden olduğu zatürredir. Mayaların akrabası olan P. carinii AIDS hastası olanlara yerleşen en yaygın mantarlardır. Bazı mantarlar ise bitkilerda parazit olarak yaşarlar ve bir çok bitkiye zarar verirler. Rastık, mahzum ve yanık gibi hastalıklar, meyva, ekmek, sebze gib organik besinlerin üzerindeki çürümeler, bazı eşyalardaki çürümeler hep mantarların sebep oldukları etkilerdir.

Zararlı mantarlar dışında yararlı mantarlarda yok değildir. Mesela bazı saprofit mantarlar bitkilerin köklerine bağlanarak hifleri ile su ve mineral alınımına yardım ederler. Hatta fosfor gibi önemli bir kimyasalın emiliminde büyük rol alırlar. Bitki kökleri ile mantarlar arasındaki bu birliğe mikorhiza adı verilir. Mesela ekmek hamurunun kabartılması, alkolün eldesi, sütten yoğurt elde edilmesi, antibiyotik elde edilmesi hep mantarlar ile yapılır. Yine korkunç görünsede organik insan veya bitkisel atıkları mantarlar parçalarlar. Bu şekilde organik atık birikimi olmaz.

- CHYTRIDIOMYCOTA ve HYPHOCHYTRIDIOMYCOTA

Bu küçük organizmalar karmaşık bir yapıya sahip olmadıkları için protista grubu içerisinde sınıflandırılır. Birçoğu sucul ve alglerle bitkiler üzerinde parazit veya saprofit olarak yaşarlar. Bazıları ise iç parazit olarak yaşarlar. (Nematotlar, sivrisinek lavraları gibi...)
Etiketler:
Gönderen admin 0 yorum
OTİZİM NEDİR



Yaşamın ilk üç yılında ortaya çıkan ve yaşam boyu etkisi devam noröpsikiyatrik bir sendrom olan otizim ilk defa Amerikalı psikiyatrist Leo Kanner tarafından 1943 yılında tanımlanmıştır.Uzun yıllar psikolojik kökenli olduğu düşünüldükten sonra,ilk olarak 1966 yılında Rimland’ın çalışmaları ile otizimin norobiyolojik doğasına dikkat çekilmiştir.



Otistik bozukluk sosyal ve duygusal etkileşimde ve iletişimde bozulma,sınırlı,tekrarlayıcı bir biçimde çoğunlukla cansız nesnelere karşı ilgi artışı ve ritüelistik davranış paterniyle karaktrize,hafiften ağıra klinik tipleri olan bir gelişim bozukluğudur.



Otistik bozukluğu tanımlamak için tanımlanan bir çok davranış özelliği vardır.Ancak hiçbir otistikte bu özelliklerin tümü bulunmaz ve sıklıkla hepsi aynı anda görülmez.Zamanla belirtiler değişebilir.

“Aşırı Otistik Yalnızlık” otizimin en temel özelliğidir. Otistikler diğer insanlarla etkileşim kurma konusunda doğdukları günden itibaren yetersizdirler.Otistik bebekler çoğu kez anne-babaları tarafından uslu ve sorunsuz olarak değerlendirilirler.Bu çocuklar kendi dünyalarında yaşar gibidirler.Göz göze gelmekten kaçınır,adları söylendiğinde duymuyor gibi davranır,bedensel yaklaşım ve okşamaya karşı tepkisel davranabilirler.Yaşıtlarıyla ilgilenmezler ve oyuncaklarla ilgilenmeleri de olağan dışı olur.Diğer insanların varlığına ,istek ve gereksinimlerine karşı bir tür kayıtsızlık gösterdikleri için otizim bir tür empati bozukluğu olarak da tanımlana bilir.

Otistik çocuklarda sözel ve sözel olmayan iletişimde ciddi güçlükler söz konusudur.Normal çocuklarda ortalama 5-6 aylıkken ağulama,8-9 aylıkken heceleme,1 yaşında anlamlı tek kelimelik ,2 yaşında ortalama 2-3 kelimelik konuşma başlarken,otistik çocukların bir çoğunda bu özelliklerin hemen hemen hepsi zamanında gelişmez.Otistik çocukların yaklaşık %50 si konuşmayı hiçbir zaman öğrenemez.Öğrendiklerinde ise anlamlı bir iletişim aracı olarak konuşmayı kullanmazlar.Konuşmaları çoğunlukla garip bir tarzda ve yankılıdır.Diğer bir kişinin söylediğini aslına tam uygun bir şekilde tekrarlıya bilirler.Konuşmadaki diğer bir farklılıkta adılların ters çevrilmesidir.Çoğunlukla kendilerinden “sen”,”o” şeklinde bahsederler.Kullanılan tonlamada mekaniklik ,inişli çıkışlı,şiddeti ayarlayamama,duygudan yoksunluk gözlenebilir.



Konuşmaya başlayan otistiklerde tipik olarak konuşmayı başlatma,bir olay anlatma veya karşılıklı konuşma yürütememe görülür.sohbet etmek olanaksızdır.Otizimi olan çocuklar mecaz anlamları,yüz mimiklerini,yüz ifadelerini,konuşanın duygu ifadelerini anlamada zorluk yaşarlar.


Otizimin diğer bir özelliği kompulsif törensel etkinliklerdir.Günlük hayat içinde rutinlerin bozulması,eksikler olması durumunda fazlasıyla etkilenip tepkisel davrana bilirler. fazlası ile etkilenip tepkisel davranabilirler.








OTİSTİK ÇOCUKLARDA DAVRANIŞ SORUNLARI





Temper Tantrum(Öfke nöbetleri): Öfke nöbetleri küçük yaşlarda çok sık gözlenebilir.Bir isteğinin yapılmaması ve ya rutinlerin bozulması sonucunda ortaya çıkabilir.Anne babaya çok önemsiz gelen bir olay veya nedensiz olarak da öfke nöbetleri gözlenebilir.Bir oyuncağın küçük bir parçasının kayıp olası, masada farklı yere oturmak..vs. gibi.Bu nöbetler zaman zaman çevreye zarar verici nitelik taşıya bilir.



Agresyon(Saldırganlık):Bazı otistik çocuklarda saldırganlık ,belirli bir davranış biçimi olabilir.Bu saldırgan davranışlar genellikle bir diğerine vurma ,saç çekme şeklindedir.Belirli anlaşılır bir nedene bağlı olarak gelişebileceği gibi nedensiz olarak ta ortaya çıkabilir.Saldırgan diye nitelen davranışların bir kısmı tekrarlayıcı hareketlerle karışabilir.Yada yakınlaşma ve ilgilenmenin yanlış ifadesi olarak gelişebilir.



Oto-mültilasyon(kendine zarar verme): Genellikle ağır zeka sorunu olan ve ya düşük işlevli otistiklerde görülür.Saç çekme,hafif başını vurma,parmağını ısırma ve başını sürekli olarak bir yere çarpma şeklinde görülebilir.



Stereotipi(Tekrarlayıcı hareketler): Zeka düzeyi düşük otistiklerde daha sık görülür. Sağa sola veya öne arkaya doğru sallanma , çevresinde dönme ,kanat çırpma,cisimleri çevirme,parmaklarına tuhaf şekiller verme…gibi.Bu hareketler içinde bulunulan duruma gelişmez ve başkalarının varlığı hareketi sona erdirmez.Ancak sıkıntının arttığı durumlarda artmakta,bazen de neşe ve sevincin ifadesi olarak yorumlanabilir .


Duyu Sorunları:O tizimi olan çocuklar gelen bir uyarıya karşı aşırı epkiverbilir veya tepkisiz kalabilirler.Ağrıya karşı ileri derecede duyarsız yani acıya karşı çok dayanıklı olabilirler.Çok kuvvetli bir ışığa saatlerce bakabilir yada hafif bir sesse karşı kulaklarını kapta bilirler.



Yeme Sorunları:Katı yiyecekleri ret edebilir,çiğnemezler,çok seçici yiyebilirler,nadirende çok istahlı olabilirler.Otizimin temel belirtisi olan yeniye direnç yiyeceklerde de kendini gösterebilir.Tat konusunda ki hassasiyetleri de fazla olabilir.
Etiketler:
Gönderen admin 0 yorum
Beyin ve Beyin Hastalıkları
Kafatasının içinde, beyin zarlarıyla örtülmüş, beyazımtırak ve yumuşakça bir kitle durumundaki sinir organı. Duyum ve bilinç merkezini oluşturan beyin, insanları hayvanlardan ayıran en önemli organdır. Bu bakımdan insan beyni hayvanlarda görülmeyen bilinç, konuşma, sevinç, üzüntü gibi olayları da bir merkezdir. Dış dünya ile olan maddi ve manevi bütün ilişkiler, duyular aracılığı ile beyne iletilir, orada değerlendirilir ve vücudun gerekli tepkiyi göstermesi ayarlanır. Gri ve beyaz hücrelerden oluşan beyin, kafatasının arkasında bulunan bir delikle omuriliğe bağlanır. Beyin ve omurilik, üç katlı koruyucu zarla (meninks) sarılıdır. Beyne en yakın olan iç zar ile orta zar arasında beyin sıvısı denilen bir sıvı bulunur. Anatomik yapıdan beyin, beyin yarıküreleri, orta beyin, beyincik ve beyin sapından oluşur. Beyin yarıküreleri de “lop” denilen dört kısma ayrılmıştır. Loplar, alın (frontal), yan (parietal), şakak(temporal) ve artkafa (oksipital) diye adlandırılır. Ayrıca loplar “girus” kıvrımlara ayrılır. Loplarda duyu organları aracılığıyla alınan duyuların yorumlanması (çiçek kokusu ile yemek kokusunun ayırt edilmesi gibi) ve kaslara hareket sağlayıcı uyarıcıların yapılması gerçekleşir (yazı yazmak için el ve parmaklara gerekli uyarıların verilmesi gibi). Beyin yarı kürelerinin üzerinde beyin kabuğu (korteks) denilen gri hücrelerden oluşmuş, kıvrımlı bir kısım vardır. Beyin kabuğunun iç tarafı beyaz sinir liflerinden oluşmuş, çok yoğun bir tabakayla kaplıdır. Sinir lifleri sinir hücreleriyle beyin hücreleri arasındaki bağlantıyı kurarlar. Beyin kabuğunda duyularla ilgili belirli görevleri üstlenmiş bölgeler vardır; sözgelimi görme merkezi artkafa lobunun kabuğundadır. Organlardan işlevleri fazla ve duyarlı olanlar için, beyin kabuğunda daha geniş bir bölge ayrılmıştır. Bu bakımdan beyin kabuğunda en geniş bölge el ve dudak hareketlerine uyaran bölgelerdir. Orta beyin, Varol köprüsüyle beyinciğin bağlantısını sağlar. Beyincik, vücudun dengesini, kasların gerilmesini ve kaslar arasında uyumun sağlanmasını denetler. Beyin sapı denen omurilik soğancığında (bulbus) beyinden gelen sinirler omuriliğe geçerken yön değiştirirler; sağ yarıküreden gelen sinirler vücudun sol tarafını, sol yarıküreden gelenler de sağ tarafını denetler. Soğancıkta omurilikten gelen uyarılar alınır, ayrıca sindirim, solunum, dolaşım sistemlerine komutlar verilerek denetleme yapılır. Beyinde, gelen uyarıların dağıtım merkezi olarak çalışan “talamus” ile, iç organların dış tepkilere göre çalışmasını ayarlayan, acıkma, susama duyularını harekete geçiren “hipotalamus” merkezleri vardır. Beynin çalışması, milyonlarca kablo görevi yapan sinir lifinin haber götürüp direktif taşıdığı, çok karmaşık bir telefon santralı gibidir. Bu kablolar arasında gerekli bağlantılar yine on binlerce küçük bağlantı merkezlerinde yapılır. Sinir lifleri arasında elektrik akımı aracılığı ile haberleşme sağlandığı ilk defa İtalyan hekimi L. Galvani tarafından bulunmuştur. Beynin oksijen ihtiyacı oldukça fazladır. Vücut ağırlığının %2’sini kaplayan beyin, vücuda giren oksijenin %25’ini kullanır. Bu bakımdan beyne kan götüren ve getiren damarlar, diğer organlardakine göre, sayı bakımından daha fazla ve daha geniştir. Normal boyutlardaki yetişkin bir insanın beyin ağırlığı 1.500-1.600 gr.’dır. vücut ağırlığına göre insan beyni 1/50 oranında iken, en gelişmiş memelilerde bu oran 1/100’ü bulur.

Beyin Hastalıkları:

Beyinde görülen kanamalar,urlar, iltihaplanmalar vb. çeşitli hastalıklardır. En önemli organ olan beyinde görülen çeşitli hastalıkların vücudun başka bir yerinde önemli bozukluk yaratma olasılığı yüksektir. Kızamık, tifo, zatürree gibi hastalıklar sırasında, ya da göz, iltihaplanmalarında mikroplar beyne yayılarak beynin iltihaplanmasına yol açabilirler, buna beyin iltihabı (ansefalit) denir. Ansefalit, ölümle, psikolojik yetersizliklerle ya da felçlerle sonuçlanabilir. Kılcal damarların sertleşmesinden doğan beyin kanamaları daha çok yaşlılarda görülür. Şiddetli kanamalarda koma durumu, felç ya da ölüm görülebilir. Kan dolaşım sistemine katılan bir kan pıhtısı beyinde tıkanmaya neden olur, buna beyin ambolisi denir ve sonucunda felç görülür. Beyin damarlarının iç yüzeylerinin kanser vb. gibi hastalıklarla bozulmasından dolayı tıkanmalar da olabilir, buna beyin trombozu adı verilir. Çeşitli nedenlerle beyin dokusunda ya da beyin zarında urlar ortaya çıkarak, bulundukları yere ve neden oldukları rahatsızlıklara göre değişik belirtiler gösterirler. Hareketlerde görme, işitme gibi duyularda bozukluklar, baş ağrısı gibi belirtiler yapan urlar çoğunlukla ameliyatla alınır. Daha çok küçük yaşlarda beyine, beyin-omurilik suyunun birikmesinden ileri gelen “hidrosefali” görülür. Nedeni, beyin-omurilik sıvısının beyinden akmasını sağlayan yollardan birinin tıkanmasıdır. Düşme, çarpma, vurma gibi olaylar sonucu beyin sarsıntıları, ezilme, yaralanma ve beyin patlaması görülür. Kimi akıl hastalıkları doğrudan beynin yapısıyla ilgili değilse de, psikoz tipi hastalıklar beynin iyi çalışmaması sonucu ortaya çıkar. Bellek yitimi (amnezi) gibi hastalıklarsa beyin zedelenmesiyle ilgilidir. Bu bakımdan birçok akıl hastalığı son zamanlarda beyin cerrahisiyle iyileştirilmektedir.

Beyin İltihabı (Anseptik Menenjit)

Merkezi sinir sisteminin virüslerden ileri gelen hastalıklarına ansefalit adı verilir. Şiddetli baş ağrısı, ense sertliği ve ateş gibi belirtilerle başlar. Bu hastalığa kabakulak, herpes simplex, enfluenza, enfeksiyoz hepatit ve enfeksiyoz mononükleoz gibi virüsler neden olurlar. Kuduz virüsünün neden olduğu ansefalit ise öldürücüdür. Bu hastalığa, bakteriye rastlanmadığı göz önünde tutularak, cerahatli menenjitten ayırmak için aseptik menenjit adı da verilir. Teşhis için alınan beyin omurilik sıvısında, glikoz, normal hücreler yani lenfositler ve albüminin artmış olduğu görülür.

Lenfositler çok arttığı için lenfositik koriomenenjit adı verilen bir viral menenjit tipi daha vardır ki, grip gibi, salgın olarak görülür. Bu gibi vakalarda baş ağrısı, ateş, ense sertliği gibi menenjit belirtileri hafif olarak vardır. Hastalık genellikle 1-2 haftada semptomatik tedavi ile iyileşir.

Tedavide antiviral ve ağrı kesici, ateş düşürücü ilaçlar kullanılır. Komada gibi baygın yatan hastalar hastanede bakıma alınır, kas kasılmaları şeklinde görülen konvülsiyonların hastaya zarar vermemesine çalışılır.

Beyin Kanaması

Serebral Hemoraji, İnme:

Beyin fonksiyonlarının birdenbire bozulmasına beyin inmesi veya felç denir. Bu bozulmaya neden olan olaylar beyin kanaması, beyin trombozu veya ambolisi gibi üç şekilde meydana gelebilir.

Beyin Kanaması (Serebral Hemoraji):

Damar sertliği ve tansiyon yüksekliği bulunan 50 yaşın üstündeki kimselerde birden bilinç kaybı ve inme şeklinde yarım felç (hemipleji) görülürse beyinde bir tıkanmanın veya kanamanın meydana geldiği düşünülmelidir. Bilinç kaybı birkaç dakikada tamamlanır ve hasta olduğu yere yığılır kalır. Bu nedenle hastalığa, inme (ictus apoplecticus) adı da verilmiştir. Genellikle bu anda yüz kırmızı bir renk almış ve ağız çarpılmıştır. Gözler, kanamanın olduğu beyin tarafa doğru ağız ise sağlam tarafa kaymıştır. Ayak tabanının bir iğneyle çizilmesi suretiyle aranan tepki de felçli tarafta ayak baş parmağı yukarı kalkar (Babinski tepkisi müspet), diz kapağı (patella) tepkisi kaybolmuştur. Hasta çok kere idrarını, hatta dışkısını kaçırır. Beyin-omurilik sıvısı kanlı olabilir. Bir- iki gün içinde ateş yükselmeye başlar, 40 derecenin üstüne çıkabilir.

Beyin Trombozu (Serebral Tromboz)

Arteriosklerozlu yani damar sertliği olan kimselerde çok kere uyurken gece başlar. Hasta idrar etmek için tuvalete giderken yere düşer, bilinç kaybı yoktur. Ağır vakalarda bilinç sonradan bulanıklaşır ve hasta komaya girer. Beynin geçici trombotik daralması önce kol ve ayakları zaman zaman uyuşması, konuşma bozukluğu (dizartri) gibi damar kısalması şikayetleriyle başlar. Bunlar geçici iskemik ataklar yani beynin zaman zaman kansız kalma belirtileridir. Sol hemiplejilerde genellikle konuşma normaldir, sağ hemiplejilerde konuşamama yani afazi vardır. İskemik atak geçirenlerde trombositlerin toplanmasını önleyici ilaçlar (aspirin) ve pıhtılaşmayı önleyici antikoagulan ilaçlar (coumadin) yarar sağlar.

Beyin Ambolisi (Serebral Amboli)

Her yaşta görülür. Hemipleji ve bilinç kaybı birden genç bir kimsede meydana gelirse önce beyin ambolisi düşünülür. Kalp hastalarında daha çok görülen bu durum, kan pıhtılaşmasına karşı gelen ilaçlarla (Heparin) tedavi edilebilir. Amboliyi tedavi eden ilaç beyin kanamasında ise tamamen zararlıdır. Bu yüzden ayrıca teşhis yapmadan tedaviye başlamak doğru olmaz. Felçli olarak yatan hastaların, beslenmesi, bakımı ve iyileştirilmesi (rehabilitasyonu) doktorun planladığı şekilde yürütülmeli, idmanlar, masajlar ihmal edilmemelidir.

Beyin Travması

Beyin Sarsıntısı, Komosyo:

Kafatasının sarsılması veya kırılması sonucu içindeki beyin dokusunun zedelenmesine beyin travması (concussion) denir. Ulaşım araçlarını sayılarının süratlerinin gittikçe artmış olması, günümüzde trafik kazalarını, insanlara diğer hastalık nedenlerinden daha fazla zarar verici bir duruma yükselmiştir.

Baş kemiklerinin çatlaması veya kırılması, beyin zarlarında ve damarlarında yırtılmaya, beyin kanmasına neden olabilir. Bazı baş travmalarında kemiklerde kırılma ve damarlarda kanama olmadan da beyin dokusunda bir sarsıntı meydana gelebilir. Kafaiçi basınç değişmesi sonucu sinir hücrelerinin ani olarak elektriksel boşalmaya uğraması ile insanda bilinç kaybı meydana gelir. bU tip beyin sarsıntılarını tıp dilinde komosyo (commotio cerebri) adı verilir. Bilinç kaybı kısa sürer, daha sonra baş ağrısı, baş dönmesi, uykusuzluk, sinirlilik gibi belirtiler ortaya çıkar. Bu arada amnezi denen bellek kayıpları görülebilir. Daha şiddetli darbeler beyin kontüzyonu denen durumu meydana getirir. Beyin kontüzyonu geçiren kimselerde konuşamama (afazi), koku almama (anosmi), yarım görme (hemianopsi) ve felç (hemipleji) gibi belirtiler ortaya çıkar. Kafa travması geçiren bazı kimselerde daha sonraları sara nöbetleri (Jackson epilepsisi) gelişebilir. Beyin sarsıntısı yani komosyo geçiren bir kimsenin bilinci yerine geldikten bir süre sonra uyuklama hali ile bilincinin tekrar bulunması halinde beyinde kanama sonucu bir hematom meydana geldiği düşünülmelidir. Bu arada nabız yavaşlaması, kusma, baş ağrısı ve kanama bölgesine bağlı olarak felçlerin meydana gelmesi, kanamanın varlığını ispatlayan belirtilerdir.

Başlangıçta belirti vermeyen hematomlar, devam eden ufak kanamalarla ve beyin-omurilik sıvısından su çekme sonucu büyüyebilir ve zamanla bir beyin uru gibi kafaiçi basıncını arttırarak belirti verebilir. Kanama beyin zarları arasında olduğu zaman ense sertliği, ateş yükselmesi ve bilincin kapanması gibi belirtiler görülür. Beyin-omurilik sıvısında kan bulunması ile teşhis konur.

Beyin sarsıntısı geçiren kimse en az 24 saat kontrol altında tutulmalıdır. Şok hali varsa serum ve kan transfüzyonları ile düzeltilmeye ve sinir hastalıkları uzmanı tarafından muayene edilerek teşhis konmaya çalışılır. Bu arada enfeksiyonlara karşı antibiyotikler, beyin ödemine karşı hipertonik solüsyonlar damardan verilir. Kanamayı önlemek üzere kan durdurucu yani hemostatik ilaçlar kullanılabilir.

Bilinci kapalı olan hastalar mide tüpü ile beslenirler ve idrar birikmesini önlemek için mesaneye devamlı bir sonda bırakılır. Kafatası kırıklarında acil cerrahi tedavi, ancak beyne baskı yapan açık çökme kırıklarında yapılır. Beyin zarlarının iç kısmında gelişen subdural hematomlar veya kafatası kemiğinin altında ekstradural hematom şeklinde biriken kan toplanmaları bazı vakalarda ameliyat ile boşaltılarak hastanın hayatının kurtarılması mümkün olabilmektedir.

Beyin Tümörleri

Kafa boşluğunda beynin çeşitli bölümlerinde gelişen urlara beyin tümörleri denir. Kafa içinde basınç artmasına ve beyin ödemine bağlı olarak baş ağrıları, baş dönmesi (vertigo), kusma, konvülsiyon gibi genel belirtilerle kendini belli eder.

Beynin ön kısmında yani frontallobda oluşan urlarda ruhsal bozuklukların ve kişilik değişikliklerinin görülmesi karakteristiktir. Önceleri durgunluk, unutkanlık, sonra aşırı sinirlilik ve psişik bozukluklar meydana gelir. Bazı tümörler beyin zarında lokal iritasyona bağlı olarak Jackson tipi epilepsiye neden olabilirler.

Tümörün tuttuğu beyin merkezlerine göre, parietal bölgedekiler konuşma bozuklukları (afazi), oksipital bölgedeki tümörler hemianopsi şeklinde görme bozuklukları, koku, işitme ve görme halüsinasyonları, ufak veya büyük görme (mikroskopi veya makroskopi) gibi belirtiler meydana getirirler.

Baş dönmesi kulak çınlaması ve ilerleyici işitme kaybı ile beraber oluşan Menier sendromu beyin tümörlerinin tipik bir lokalizasyonu sonucu meydana gelir.

Beyin dokusundan çıkan urlara gliom denir, erken belirti verirler. Beyin zarlarından oluşan urlar yani meningiomlar beyne basınç yaparak, kendilerini gösterirler, beyin dokusuna yayılmazlar. Sinirlerden kaynaklanan urlar ise nörinom adını alırlar. Ayrıca beyin damarlarının urlaşması ile meydana gelen hemangiomlar veya çeşitli dokulardan oluşan mikst urlar da vardır. Bazı hastalıkların neden olduğu sifiloma, tüberkiloma ve aktinomikoma gibi urlar da kafa içinde görülen diğer urlardır.

Bütün bu tümörlerin müşterek belirtileri kafa içi basıncının artmasına bağlı olarak baş ağrısı şeklinde başlar. Birden başlayan ağrı bazen birkaç dakika, bazen 1-2 saat sürüp geçer. Öksürük, ıkıntı, bağırma, baş hareketleri gibi nedenlerle başlayan ağrılarda vardır. Bulantısız kusmalar, nabız yavaşlaması, görme bozuklukları, ruhsal değişmeler bulunabilir.

Tümörlerin motor alanları tutması halinde bazı reflekslerin kaybolması, bazı reflekslerin arması şeklinde görülür, hatta felçler meydana gelebilir. Hipofizin eozinofil hücrelerinden çıkan adenom şeklinde urlar gençlerde jigantizm denen devliğe, yetişkinlerde akromegali sendromuna yol açarlar. Bazofil hücrelerin adenomu Cushing hastalığına yani tansiyon yüksekliği, şişmanlık, kıllanma gibi belirtilere sebep olur. Hipofizin kromofob hücrelerinin adenomu ise hipopituitarizm sendromu yaparlar. Fröchlich sendromu da denen bu hastalık erkeklerde seksüel isteksizlik ve sekonder seks karakterlerinde gerilme ve kılların dökülmesi gibi belirtiler meydana getirir.

Ayrıca başka organlarda meydana gelen habis urların, örneğin akciğer, meme, deri, bağırsak ve böbrek kanserlerinin (Hipernefrom) metastazları da beyinde yerleşir. Beyin tümörlerinin bazıları beyin cerrahları tarafından ameliyatla tedavi edilebilmekte, bazılarına ise ancak sitostatik ilaçlar (BCNU,CCNU), kortikosteroidler veya radyasyon tedavisi uygulanabilmektedir.

Beyin urları kan muayenesi, beyin-omurilik sıvısının muayenesi, göz dibi muayenesi ve röntgen muayenesi gibi yardımcı muayene yöntemleriyle ve sinir hastalıkları uzmanı doktorların nörolojik muayenesiyle teşhis edilirler. Bazı hastaların göz dibi muayenelinde papilla ödemi vardır. Ayrıca serebral arteriografi (anjiografi), elektroansefalografi yani beyin elektrosu, radiozizotop tetkikler (sintigrafi), ultrason, ventrikülografi, tomografi, termografi gibi daha özel muayene ve teşhis metotları kullanılmaktadır.

ECBanner bloggping TurkeyRank.Com - Pagerank Servisi pagerankonline.de - Pagerank Anzeige ohne Toolbar On our way to 1,000,000 rss feeds - millionrss.com
Seo Memurvadisi Backlink Austausch ECBannerFree Automatic Backlinks Free Automatic Backlinks Free Automatic BacklinksFree Automatic Backlinks Free Automatic BacklinksFree Automatic Backlinks
Bu sitedeki yazılar telif hakkları göz önüne alınarak yayınlanmaktadır. Kaynak göstermeksizin Tamamı veya Bir Kısmının KOPYALANMASI YASAKTIR. yayınlanan bu makale ve eserlerin hak sahipleri herhangibir nedenle telif hakkı idda ederlerse ve bizce uygun görülmesi halinde (gerçeklik esası olması dahilinde) bize lütfen mail atsınlar (ozkan@mail.nu) en kısa sürede eserleriniz sitemizden kaldırlır. © 2008 www.odeveson.blogspot.com